menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Sınıftan komüne, komünden yeniden sınıfa: Kolektif kapasitenin kalıcılaşması üzerine

15 0
02.10.2026

“İşçi sınıfı hareketinin yeni doğrultusu” dosyasındaki diğer yazılara ulaşmak için tıklayınız.

Berlin’de 2026 seçimlerinde Die Linke’nin birinci parti çıkması, kentin uzun süredir biriktirdiği toplumsal mücadelelerin siyasal etkisini görünür hale getirdi. Bu sonucu doğrudan kiracı hareketiyle açıklamak mümkün değil; fakat yıllardır süren konut mücadelesinin belirli bir kampanya veya referandumun ardından dağılmaması, konutun toplumsallaştırılması talebini kalıcı bir siyasal gündeme dönüştürmesi ve giderek kentin genel siyasetine müdahale edebilecek bir güç kazanması önemli. Üstelik bu mücadele fabrikadan veya doğrudan ücret ilişkisinden doğmadı; toplumsal yeniden üretimin temel alanlarından biri olan konuttan başladı. Berlin deneyimi bu nedenle sınıf mücadelesini üretim noktasından başlayıp sonradan başka alanlara yayılan tek yönlü bir hareket olarak düşünmenin yetersizliğini gösteriyor. Sınıf mücadelesi sömürü alanından başlayabileceği gibi mülksüzleşmenin ve toplumsal yeniden üretimin farklı alanlarından da doğabilir.

Türkiye’de son yıllarda derinleşen yoksullaşma da yalnız reel ücretlerin gerilemesi olarak görülemez. Aynı zamanda genişleyen bir mülksüzleşme süreci yaşanıyor. Konuta erişimin zorlaşması, borçlanmanın yaygınlaşması, bakımın ve temel hizmetlerin giderek daha fazla metalaşması, insanların yaşamlarını yeniden üretme koşulları üzerindeki denetimini aşındırıyor. Mücadeleler de farklı yerlerden ortaya çıkıyor. Bir yanda bağımsız ve mücadeleci sendikaların öncülük ettiği işyeri direnişleri önemli bir kolektif deneyim yaratırken, öte yanda “Barınamıyoruz Hareketi”nde olduğu gibi doğrudan toplumsal yeniden üretim sorunlarından yola çıkan hareketlenmeler gelişti; çiftçilerin geçim araçlarını korumak için gerçekleştirdikleri eylemler de mülksüzleşmenin başka cephelerini görünür kıldı. Bunları işçi sınıfı mücadelesinin karşısına yerleştirilen ayrı “toplumsal hareketler” olarak görmek yerine, kapitalist sömürü, mülksüzleşme ve toplumsal yeniden üretim ilişkilerinin farklı noktalarında ortaya çıkan sınıfsal mücadeleler olarak düşünmek daha açıklayıcı.

Burada üretim noktasının özgüllüğünü kaybetmemek gerekiyor. İşçilerin sermayenin kâr üretme kapasitesine doğrudan müdahale edebilmeleri işyeri örgütlenmesine özel bir güç verir. Fakat bu özgüllük sınıf mücadelesini işyerine kapatmayı gerektirmez. E. P. Thompson’ın İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu’nda ortaya koyduğu sınıf anlayışının önemli yanı da sınıfı hazır bir sosyolojik kategori olarak değil, ortak deneyimlerin mücadele içinde kolektif bir ilişkiye dönüşmesi üzerinden kavramasıydı. Üretim noktasındaki mücadele bunun güçlü bir biçimidir; fakat tek biçimi değildir. Konut, bakım, borçluluk gibi alanlarda başlayan mücadeleler de kapitalist ilişkiler tarafından parçalanmış insanların ortak maddi çıkarlarını tanımalarını sağlayabilir.

Türkiye açısından asıl sorun, bu farklı mücadele alanlarında ortaya çıkan kolektif kapasitenin kalıcılaşamamasıdır. Mücadeleci bir sendikanın direnişinde işçiler birlikte karar almayı, patron karşısında ortak hareket etmeyi, dayanışmayı ve kendi güçlerini deneyimliyorlar; fakat direniş sona erip eve döndüklerinde kira, borç, ulaşım ve başka yaşam sorunlarıyla yeniden tek başlarına karşılaşabiliyorlar. Direnişte kolektifleşen işçi gündelik hayat içinde yeniden bireyselleşiyor. Tersinden, barınma veya başka bir toplumsal yeniden üretim mücadelesinde oluşan kolektif güç de kendi özgül talebi içinde kapalı kaldığında daha geniş bir müdahale kapasitesine dönüşemiyor. Dolayısıyla mesele üretimdeki mücadelenin toplumsal yeniden üretime doğru “genişlemesi” ya da toplumsal yeniden üretim mücadelesinin daha sonra “gerçek” sınıf mücadelesine dönüşmesi değil; farklı alanlarda zaten ortaya çıkan kolektif kapasitelerin birbirlerinin gücünü nasıl artıracağı ve tekil mücadelenin ötesinde nasıl yaşayacağıdır.

Kiracı bileşimi ve yeniden bileşimi

Andreas Petrossiants’ın kiracı bileşimi ve yeniden bileşimi kavramları bu soruya iki ayrı katkı yapıyor. “Kiracı bileşimi”, işçi sınıfının bileşimine konutun prizmasından bakmayı öneriyor. Üretim alanından bakıldığında işçiler sektörlere, mesleklere, ücret düzeylerine ve farklı çalışma rejimlerine dağılmış görünüyorlar. Konut ilişkisi aynı parçalanmış nüfusu başka bir maddi ilişki içinde yeniden görünür hale getiriyor. Burada iddia “kiracılar aslında işçidir” biçiminde basit bir sosyolojik özdeşlik değil; üretim noktasından bakıldığında görünmeyen bir sınıfsal bileşimin konut ilişkisinin içinden açığa çıkarılabilmesidir. “Kiracıların yeniden bileşimi” ise bundan farklı olarak politik bir süreci anlatıyor. Konut rejiminin farklı kira sözleşmeleri, mülkiyet biçimleri, borç ilişkileri ve hukuki statüler içine yerleştirdiği insanlar, mücadele içinde bu ayrışmış konumları yeniden kurarak ortak bir antagonizma ve kolektif kapasite geliştirebilirler (Petrossiants, 2025).

Bu iki kavramı birbirine bağlayan maddi halka kira ile ücret biçimi arasındaki yapısal ilişkidir. Ücretli emek ilişkisi ile kira ilişkisi özdeş değildir; işçi patronuyla ve ev sahibiyle aynı toplumsal ilişki içinde karşılaşmaz. Fakat kira ücretle ödenir ve konut emek gücünün yeniden üretiminin temel koşullarından biridir. İşyerinde ücret artışı için elde edilen kazanım kira artışıyla geri alınabilir; barınma maliyetinin düşmesi ise emek gücünün yeniden üretim koşullarını doğrudan değiştirir. Bu nedenle ücret mücadelesi ile kira mücadelesi iki ayrı toplumsal dünyanın mücadeleleri değildir. Petrossiants’ın iddiası, kiranın ücret biçimiyle yapısal olarak ilişkili olması ve konut mücadelesinin bu nedenle sınıfsal çelişkinin başka bir maddi alanını açığa çıkarabilmesidir.

Bu........

© sendika.org