menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Mesele yola çıkmak değil, yolun tarihsel yönünü belirlemektir

7 0
19.08.2026

“Yolumuz açık olsun” dileği, siyasal mücadelelerin belirli tarihsel eşiklerinde yalnızca bir temenni değildir. Aynı zamanda bir dönemin kapandığına, başka bir dönemin başladığına ilişkin politik bir iddiadır. Veysi Sarısözen’in “bin kilometrelik yol”, “ilk adım”, “demokratik entegrasyon”, “iki sütun” ve “Türk-Kürt ittifakı” kavramları etrafında kurduğu yaklaşım da tam olarak böyle bir tarihsel eşik iddiasına dayanmaktadır.

Bu yaklaşımın hakkını teslim etmek gerekir: Kürt sorununun yalnızca güvenlik, terör, asayiş veya devletin bekası ekseninde ele alınamayacağı; siyasal, toplumsal ve demokratik bir çözüm gerektirdiği gerçeğini görünür kılmaktadır. Aynı biçimde, elli yıllık mücadelenin yarattığı toplumsal ve siyasal birikimin yok sayılarak yeni bir döneme geçilemeyeceği de doğrudur.

Fakat tam burada Marksist diyalektiğin temel sorusu ortaya çıkar:

Tarihsel bir kazanımın varlığı ile o kazanımın tarihsel yönü aynı şey midir?

Bir çatışmanın sona ermesi, kendiliğinden özgürleşme anlamına gelir mi?

Bir silahlı mücadelenin siyasal mücadeleye dönüşmesi, kendiliğinden demokratikleşme anlamına gelir mi?

Bir devlet ile bir siyasal hareket arasında mutabakat kurulması, halkların özgürleşmesiyle özdeşleştirilebilir mi?

Ve nihayet, Türklerle Kürtlerin aynı hukuk içinde “demokratik entegrasyonu”, hangi sınıfsal ilişkiler üzerinde gerçekleşecektir?

Marksist diyalektik açısından mesele tam da burada başlar. Çünkü diyalektik, görünen sonucu veri kabul etmek yerine sonucun hangi çelişkilerden doğduğunu, hangi güç ilişkileri üzerinde yükseldiğini ve hangi yeni çelişkileri üreteceğini araştırır. Dolayısıyla bugün ihtiyaç duyulan şey ne geçmiş elli yılı romantikleştirmek ne de bugünkü siyasal açılımı küçümsemektir. İhtiyaç duyulan şey, her ikisini de tarihsel materyalizmin terazisine koymaktır. Çünkü bir mücadeleyi değerlendirmek için yalnızca “ne elde edildi?” diye sormak yetmez.

Asıl sorular şunlardır:

Kim kazandı? Kim kaybetti? Hangi sınıfsal güçler güçlendi? Hangi kurumlar değişti? Devletin niteliğinde ne değişti? Sermayenin egemenlik biçimlerinde ne değişti? Emekçilerin siyasal özneleşme kapasitesi arttı mı? Ve en önemlisi, halkların özgürlüğü kendi kolektif iradelerinin ürünü mü olacak, yoksa mevcut devlet düzeninin yeni bir yönetim biçimi içinde yeniden üretilmesiyle mi sınırlanacak?

İşte “bin kilometrelik yol” metaforunun gerçek anlamı burada ortaya çıkar.

Tarihi yalnızca sonuçlardan okumak diyalektiği tersine çevirmektir

“Bin kilometrelik yol bir adımla başlar” sözü siyasal olarak güçlü bir metafordur. Ancak Marksist açıdan metaforun sınırlarını görmek zorundayız. Çünkü tarih bir yol değildir.

Tarih, önceden çizilmiş bir güzergâhta ilerleyen doğrusal bir yürüyüş değildir.

Tarih; sınıfların, halkların, devletlerin, sermaye güçlerinin, siyasal hareketlerin ve toplumsal öznelerin birbirleriyle çatışması içinde oluşan çelişkili bir süreçtir. Bu nedenle hiçbir “ilk adım”, kendisinden sonraki bin adımın yönünü garanti etmez.Tam tersine, ilk adım yeni çelişkileri üretir.

Bir mücadele silahlı dönemden siyasal döneme geçebilir. Fakat bu geçiş, eski çelişkileri ortadan kaldırmaz. Onların biçimini değiştirir. Silahlı mücadele sona ererken sınıf mücadelesi sona ermez. Devletle müzakere başlarken devlet ortadan kalkmaz. Ulusal sorun yumuşarken sınıfsal sorun çözülmez. Demokratik entegrasyon gerçekleşirken sermayenin egemenliği kendiliğinden demokratikleşmez. Tam tersine, mücadele yeni bir zemine taşınır.

Dolayısıyla bugün sorulması gereken temel soru “silah işlevini tamamladı mı?” sorusundan daha geniştir: Silahın bıraktığı siyasal boşluğu hangi sınıf siyaseti dolduracaktır? Eğer bu soruya cevap verilmezse, siyasal mücadele yalnızca devletle müzakere edilen haklar alanına sıkışabilir. Bu durumda halkın tarihsel özne olarak konumlanması ile siyasal temsilcilerinin devlet arasındaki müzakere kapasitesi birbirine karıştırılır.

Oysa Marksist diyalektik açısından temsil ile özne aynı şey değildir. Halkın adına konuşmak, halkın siyasal iktidara sahip olması anlamına gelmez.

Fis’ten İmralı’ya: Bir sürecin bitmesi mi, bir mücadele biçiminin değişmesi mi?

Elli yıllık mücadeleyi yalnızca silahlı mücadeleye indirgemek tarihsel açıdan eksik olur. Kürt hareketinin ortaya çıkışı; 1960’lardan itibaren Türkiye’nin toplumsal dönüşümü, gençlik hareketleri, işçi hareketleri, anti-emperyalist mücadeleler, devletin merkeziyetçi yapısı, Kürt kimliğinin inkârı ve bölgesel jeopolitik gelişmelerle birlikte değerlendirilmelidir.

Fis Köyü bu uzun tarih içinde bir semboldür. Ama tarih Fis’te başlamadı. Aynı şekilde İmralı’da da bitmeyecektir. Dolayısıyla “Fis’te silahlı adım atıldı, İmralı’da siyasi adım atıldı” biçimindeki dönemlendirme, politik sürecin anlaşılması açısından anlamlı olmakla birlikte tarihsel gerçekliği bütünüyle açıklamaz. Çünkü siyasal mücadele ile silahlı mücadele birbirinin basit karşıtı değildir. Her ikisi de belirli tarihsel koşulların ürünüdür.

Marksist düşüncenin temel derslerinden biri budur: Yöntemler, koşulların yerine geçirilemez. Bir mücadele biçiminin tarihsel olarak işlevini yitirmesi, mücadelenin kendisinin işlevini yitirdiği anlamına gelmez. Dolayısıyla silahlı mücadelenin sona ermesini tarihsel yenilgi olarak görmek de yanlıştır; onu otomatik olarak tarihsel zafer olarak görmek de. Asıl mesele, yeni dönemin hangi siyasal programla doldurulacağıdır.

Eğer silahların yerini yalnızca parlamenter pazarlık, anayasal reform ve devletle müzakere alırsa, mücadele biçim değiştirmiş olur; fakat toplumsal dönüşüm sorunu çözülmüş olmaz. Tam tersine, yeni mücadele alanı açılmış olur.

“Demokratik entegrasyon” kimin devletinde gerçekleşecek?

Metnin en önemli kavramlarından biri “demokratik entegrasyon”dur. Bu kavram ilk bakışta son derece güçlü görünmektedir. Türkler ve Kürtler aynı hukuk içinde eşit yurttaşlar olarak yaşayacaksa, elbette bu tarihsel olarak önemli bir kazanım olacaktır.

Fakat Marksist soru hemen ardından gelir:

Hangi hukuk? Hukuk sınıflar üstü bir alan mıdır? Devlet tarafsız bir hakem midir? Toplumdaki ekonomik ve sınıfsal eşitsizlikler devam ederken hukuksal eşitlik gerçek toplumsal eşitliğe dönüşebilir mi?

Marx’ın hukuk eleştirisinin temel önemi burada ortaya çıkar. Kapitalist toplumda insanlar hukuken eşit olabilirler; fakat üretim araçlarına erişimleri eşit değildir. İşçi ile kapitalist aynı sözleşmeyi özgür bireyler olarak imzalayabilir; ancak biri emeğini satmak zorundadır, diğeri üretim araçlarına sahiptir. Dolayısıyla hukuksal eşitlik ile maddi eşitlik arasında yapısal bir mesafe vardır. Aynı mesele ulusal sorun bakımından da geçerlidir.

Kürtlerin ve Türklerin eşit yurttaşlığı kuşkusuz demokratik bir kazanımdır. Ama mesele yalnızca ulusal eşitlik değildir. Mesele aynı zamanda sınıfsal eşitsizliktir. Çünkü Kürt işçisi ile Türk işçisi aynı kapitalist tarafından sömürülebilir. Kürt köylüsü ile Türk köylüsü aynı tarım politikalarının mağduru olabilir. Kürt genç işsizliği ile Türk genç işsizliği aynı neoliberal ekonomik yapının ürünüdür. Dolayısıyla ulusal sorunun demokratik çözümü ile sınıf sorununun çözümü birbirinin alternatifi değildir. Tam tersine birbirini tamamlamak zorundadır.

İki sütun mu, çoklu toplumsal çelişkiler mi?

“Demokratik Cumhuriyet’in Türk ve Kürtlerin oluşturduğu iki sütun üzerinde yükselmesi” fikri güçlü bir siyasal metafordur. Ancak burada da bir teorik sorun........

© sendika.org