Hegel’den Marx’a: Modern dünyanın felsefi devrimi
İdealizmin zirvesinden tarihsel materyalizmin doğuşuna
18. yüzyılın sonu ile 19. yüzyılın ilk yarısı, insanlık tarihinin yalnızca siyasal ve ekonomik bakımdan değil, düşünsel bakımdan da büyük altüst oluşlar yaşadığı bir dönemdir. Avrupa’da feodal dünyanın çözülmesi, kapitalist üretim ilişkilerinin yaygınlaşması, bilimsel devrimlerin hız kazanması ve özellikle Fransız Devrimi’nin yarattığı siyasal sarsıntılar, felsefenin önüne yeni sorular çıkarmıştır. İnsan nedir? Tarih hangi yasalarla ilerler? Toplumlar neden değişir? Özgürlük nasıl gerçekleşir? Devletin tarihsel rolü nedir? Bu sorular yalnızca teorik meseleler olmaktan çıkmış, modern dünyanın kuruluşuna ilişkin temel problemler hâline gelmiştir.
Bu tarihsel dönemde Alman felsefesi, Avrupa düşüncesinin merkezine yerleşmiştir. Özellikle Alman İdealizmi adı verilen düşünsel akım, modern felsefenin ulaştığı en yüksek teorik düzeyi temsil etmiştir. Bu çizginin zirvesinde yer alan kişi, kuşkusuz Georg Wilhelm Friedrich Hegel olmuştur. Hegel, yalnızca bir filozof değil, aynı zamanda bütün insanlık tarihini tek bir sistem içinde açıklamaya çalışan son büyük sistem kurucusudur. Onun amacı yalnızca varlığı açıklamak değil, doğanın, toplumun, devletin, sanatın, dinin ve tarihin nasıl oluştuğunu tek bir bütünlük içerisinde kavramaktır.
Hegel’in büyüklüğü, dünyayı durağan nesneler toplamı olarak değil, sürekli hareket eden, dönüşen ve kendi içinde çelişkiler taşıyan bir süreç olarak kavramasında yatar. Ondan önceki birçok filozof gerçekliği sabit kategoriler içerisinde açıklamaya çalışırken, Hegel gerçekliğin özünün hareket olduğunu ileri sürmüştür. Ona göre evrende hiçbir şey donmuş değildir. Her şey oluş hâlindedir. Varlık sürekli kendi karşıtını üretir ve bu karşıtlıkların çatışması yeni bir gelişme düzeyinin ortaya çıkmasına neden olur. Bu nedenle Hegel’in felsefesi, hareketin, dönüşümün ve çelişkinin felsefesidir.
Ancak Hegel’in bu büyük keşfi belirli sınırlar içerisinde kalmıştır. Çünkü Hegel, gerçekliğin temelinde maddi dünyayı değil, düşünceyi görüyordu. Ona göre tarihin ve toplumun arkasında işleyen asıl güç, “Mutlak Tin” ya da “Evrensel Akıl”dı. İnsanlar, devletler ve toplumlar görünürde tarihin aktörleri olsalar da gerçekte Dünya Tini’nin gelişiminin araçlarıydılar. Böylece Hegel, tarihin hareket yasalarını keşfetmesine rağmen bu hareketi maddi yaşamdan değil, düşüncenin kendi iç gelişiminden türetmiştir.
İşte tam bu noktada Karl Marx sahneye çıkar. Marx, Hegel’in keşfettiği diyalektik yöntemin değerini kabul eder; hatta onu modern düşüncenin en büyük kazanımlarından biri olarak görür. Ancak Marx’a göre Hegel’in sistemi baş aşağı durmaktadır. Çünkü Hegel, insanın gerçek yaşam koşullarını açıklamak yerine, bu koşulların düşünceden türediğini varsaymaktadır. Oysa Marx için düşünceyi yaratan şey maddi yaşamın kendisidir. İnsanlar önce yaşamak, üretmek ve ihtiyaçlarını karşılamak zorundadır; düşünce, hukuk, siyaset ve kültür bu maddi temelin üzerinde yükselir.
Bu nedenle Hegel’den Marx’a geçiş, yalnızca bir filozofun başka bir filozofu eleştirmesi değildir. Bu geçiş, idealist dünya görüşünden materyalist dünya görüşüne geçiştir. Daha da önemlisi, tarihin öznesinin Dünya Tini’nden gerçek insanlara devredilmesidir. Hegel’de tarihin merkezinde düşünce yer alırken, Marx’ta üretim yapan, çalışan, mücadele eden toplumsal insan yer alır. Böylece tarih ilk kez metafizik güçlerden arındırılarak somut toplumsal ilişkiler üzerinden açıklanmaya başlanır.
Bu dönüşüm yalnızca felsefe tarihinde değil, sosyal bilimlerin tamamında devrim yaratmıştır. Sosyoloji, siyaset bilimi, ekonomi politik, tarih yazımı ve çağdaş eleştirel teorilerin önemli bir........
