menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

ABD-İran gerilimi: Olanlar ve olasılıklar

12 0
28.02.2026

Not: Bu yazı 28 Şubat’taki ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarından önce kaleme alınmıştır.

İran’da birkaç yılda bir her seferinde daha da genişleyen dalgalar halinde gelen halk isyanlarının sonuncusu da binlerce kişinin öldürülmesi ve kitlesel tutuklamalarla şu an için bastırılmış görünüyor.

Ancak protestoların çapı ve bastırmak için kullanılan muazzam şiddet ABD’ye İran’a bir askeri müdahale için aradığı bahaneyi de sunmuş oldu. Şimdi bu müdahalenin İran’daki molla rejimini devirmeye yönelik kapsamda bir saldırı olup olmayacağı merak ediliyor.

Bu son ayaklanmanın daha öncekilerden farkı patlamayı tetikleyen fitilin Tahran’ın büyük çarşısının tüccarlarının boykotu ile ateşlenmesi oldu. Adına “Bazariler” denilen çok büyük bir ekonomik güce ve geniş bir toplumsal ilişki ağına, özerk bir örgütlülüğe sahip olan ve Tahran başta olmak büyük kentlerdeki geleneksel çarşılarda konuşlanan bu kesim, geleneksel olarak İran’daki İslamcı iktidarın en büyük ve sadık destekçisi olmuştur. Bu grubun hoşnutsuzluğunu böyle açık ve etkili bir biçimde açığa vurması İran’ın İslamcı rejiminin en güçlü toplumsal dayanağını da yitirdiği ve günlerinin sayılı olduğu şeklinde yorumlanabilir.

Ancak tablo göründüğünden daha karmaşıktır. Bazarilerin çıkışı, hemen ardından ardından gelen rejim karşıtı dalganın altında kalsa da özünde düzen içi bir kapışmanın tezahürüydü. Her türlü örgütlenme olanağından ve kurumsallıktan yoksun bırakılmış düzen dışı ya da rejim karşıtı muhalefetin kendisini ancak periyodik isyan patlamalarıyla ifade edebildiği İran’da formel siyaset alanı İslam rejiminin içinde yer alan rakip aktörlerin, kanatların ya da daha fiyakalı bir terim isterseniz blokların hareketleri ve konuşlanmalarıyla şekillenmektedir. Bu blokların homojen olmadıklarını ve her birinin kendi içinde çelişen ve çatışan alt kümelere bölünmüş oldukları bir gerçekse de İran rejimi İran siyaset sahnesinin şu anda kabaca muhafazakâr ve reformist olarak iki kampa ayrılmış olduğu söylenir. Muhafazakâr kampın lideri tartışmasız olarak dini lider Ali Hamaney iken reformistlerin göz önündeki temsilciliğini şu an için -belki pek de gönüllü olmaksızın- Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan üstlenmiştir.

İki kanadın toplumsal karşılığı da yine kabaca şu şekilde açıklanabilir: Muhafazakârlar kitle desteği olarak lümpen ve alt proletaryayı yedekleyen geleneksel ticaret burjuvazisi (Bazariler), toprak sahipleri ile dinsel hiyerarşinin en yüksek kesimine dayanırken, reformistler sanayi ve modern finans sektörlerinin yöneticileri ile devlet kapitalizminin işleticisi üst düzey teknokrat bürokratlardan oluşan modern burjuvaziyi temsil etmektedirler. Reformistlerin yedeği/kitlesel desteği ise büyük bölümüyle rejim karşıtı ve rejim karşıt ayaklanmaların bileşeni de olsalar da bu kanadı ehveni şer olarak kabullenen görece güvenli işlerde çalışan işçi sınıfından toplumun her kesiminden kadınlara, öğrenci gençlikten memurlara ve modern işlerle uğraşan serbest meslek sahiplerine hattâ İslami rejimin nimetlerinden yeterince pay alamayan alt düzey din adamlarına uzanan çok geniş bir halk kitlesidir.

Muhafazakârlar rejimin şimdiye dek olduğu gibi sürmesinden yanayken mevcut yapının sürdürülemezliğinin farkında olan reformistler rejimin yaşaması için gereken düzeltme ve değişikliklerin yapılmasını uluslararası alanda bazı ödünler pahasına yumuşamayı, içerde halkın hoşnutsuzluğunu yatıştıracak esnemelere gidilmesini savunmaktadır. Ancak muhafazakârların ajandası kesin ve netken reformistler açık bir reform programından yoksundur. Dahası başta liderlik makamı, devlet aygıtının kilit noktalarının muhafazakârların kontrolünde olması reformistlere hükümet olduklarında bile çok sınırlı bir iktidar alanı bırakmaktadır. Dört yıllığına seçimle gelen bir cumhurbaşkanının ömür boyu makamını koruyan ve fiiliyatta devlet başkanı yetkilerine sahip olan dini liderin karşısında fazla bir hükmü yoktur. İki kanat arasında çekişmenin tırmandığı her seferinde kazanan muhafazakârlar olur.

İşte Bazarilerin eylemi İran riyalinin uğradığı muazzam değer kaybı ve önü alınamayan enflasyonun neden olduğu gerçek bir hoşnutsuzluğun sonucu olsa da toplumsal muhalefete karşı tavizkâr davranıp kadınlara uygulanan kıyafet dayatmasını hukuken olmasa da fiilen kaldırarak, polis şiddetini dizginlemeye çalışarak ve İran kurulu düzeninin en büyük endişelerinden biri olan Azeri milliyetçiliğini güçlendireceği kuşkusunu uyandıracak şekilde Türk kimliğine açıkça sahip çıkarak kendilerini kızdıran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan’ı sıkıştırmayı amaçlayan muhafazakâr mollaların onayı, belki de talimatıyla gerçekleşen bir olay olarak okunmalıdır; bu kesimin rejimden kopuşunun işareti olarak değil.

Kısacası halk desteğini yitirdiği söylenen rejimin arkasında hâlâ belli bir toplumsal destek bulunmaktadır.

Saldırı: Sınırlı mı, kapsamlı mı?

Önümüzdeki soru ara ara sınırlı askerî sürtüşmeler olsa da bugüne kadar büyük ölçüde ekonomik ve psikolojik araçlarla süren ABD ile İran arasındaki kırk yıllık husumetin topyekûn bir savaşa dönüşüp dönüşmeyeceğidir

Taraflar arasında sürdürülen müzakerelerde son anda bir uzlaşamaya varılma olasılığı bulunsa bile böyle bir uzlaşmanın çıktısı kalıcı ya da uzun süreli bir barış değil kaçınılmaz çatışmanın sadece bir süreliğine daha ertelenmesi olacaktır.

Zayıflayan ve giderek şiddetlenen meydan okumalarla karşı karşıya kalan dünya tarihsel hegemonyasını yeniden tartışmasız bir şekilde kabul ettirmek için canhıraş bir çaba içinde olan ABD İran’a saldırmak zorundadır. Bu zorunluluğun başlıca nedenleri şu şekilde sıralanabilir:

1) Suriye ve Irak’ın “asi rejimlerini” ortadan kaldırarak Ortadoğu’daki konumunu yeniden pekiştiren ve stratejik ortağı İsrail’in varlığını bir süre daha güvenceye alsa da İran’ın bu yönetim altında varlığı bu kazanımların kalıcılığı önünde bir engeldir.

2) Molla rejiminin varlığı ABD’nin Ukrayna’da tüketici bir savaşın içine çekerek yıprattığı Rusya’yı Kafkasya ve Orta Asya üzerinden de çevreleyerek iyice zayıflatmak hedefi önünde de engeldir.

3) ABD’nin aşınan hegemonyasına en büyük tehdidi oluşturan Çin’in, tamamlandığı takdirde dünya ticaretinin ana eksenini Atlas ve Pasifik Okyanuslarından yeniden Avrasya’ya kaydırarak Batı’nın deniz egemenliğine dayanan dört yüz yıllık üstünlüğüne son verme potansiyeli taşıyan iddialı “Kuşak ve Yol” projesini boşa çıkarmak ya da en azından sakat bırakmak için de İran’da Batı yanlısı bir yönetimi işbaşına getirmek ya da bugünkü şekliyle varlığına son vermek zorunludur.

Ne var ki zorunda olmak ile yapabilmek aynı şey değildir. ABD’nin şu anda İran’a karşı sonuna kadar götüreceği bir saldırıya girişme kapasitesi var mıdır?

Emperyal medyada dolaşıma sokulan en iddialı senaryoya göre ABD yönetimi İran’a karşı Irak ve Afganistan’daki gibi bir işgali değil ekonomik ve askeri altyapısını çökertecek şiddette ve yoğunlukta hava saldırıları planlamaktadır. ABD böyle bir harekâtın şiddetini ve yoğunluğunu belirleyebilir ama uzunluğuna kendisi karar veremez. İstenen sonucun (eğer alınırsa) ne kadar sürede alınacağı ABD’nin kararına değil İran’ın dayanma gücüne bağlı olacaktır. Ve daha önceki gerilimlerde ABD ve İsrail saldırı ve kışkırtmalara küçük düşmeyi, dosta düşmana alay konusu olmayı sineye çekerek gülünç misillemelerle karşılık veren İran gerçek askeri gücünü başarılı biçimde saklayacak akla sahip olduğunu 2025 Haziran’daki 12 gün savaşında gösterdi. İsrail’in baskın hava saldırılarında üst komuta kademesinin neredeyse tamamını ve hava savunmasını yitiren bazı can alıcı ekonomik tesisleri vurulan İran’ın toparlanmakta gösterdiği hız ve verdiği karşılıktaki sertlik başta saldırgan taraf olmak üzere herkeste şaşkınlık yarattı. Kâğıttan kaplan sanılan İran, yıllar süren uluslararası ekonomik ve ticari ambargo altında İsrail’in askeri kendine yeterlilik efsanesine son verecek ve onu açıkça ABD’ye sığınmaya ve yalvarmaya zorlayacak bir askeri kapasite geliştirdiğini gösterdi. Üstelik askeri çevrelerde elinde bu savaşta bile açığa çıkartmadığı daha başka silahlar bulunduğuna ilişkin güçlü bir kuşku dile getirilmektedir.

Ayrıca İran ABD’nin temizlik listesinde sıranın er geç kendisine de geleceğini bilen ve böyle bir savaşı geliştirdiği askeri teknolojilerini sahada sınama fırsatı olarak gören Çin’in örtülü desteğine de güvenebilir.

Dünya tarihinin gördüğü en büyük yıkım gücüne sahip olan ABD’nin başta Sovyetler Birliği olmak üzere müttefiklerle birlikte kazandığı İkinci Dünya Savaşı sonrasında (belki sınırlı bir başarı gösterdiği Kore’yi saymayabiliriz) başlattığı hiçbir büyük askeri girişimi kazanamamış olduğunu da unutmayalım. Washington işbirlikçiler eliyle yaptırdığı darbelerde gösterdiği rejim değiştirme becerisini kendi yaptığı açık işgallerde gösterememiştir.

Şu andaki ABD Başkanı Donald Trump’ın yayılmacı arzuları olan bir faşizm heveslisi olduğu ve zayıflayan hegemonyayı yeniden pekiştirmek isteyen ABD ekonomik ve askeri elitleri tarafından işbaşına getirildiği doğrudur. Ama faşist olmak faşizmi kurmaya yetseydi bugünkü dünya faşist devletlerle dolmuş olurdu. ABD’nin demokrasi adı altında bir gözetim hatta polis devleti hâline gelmekte ya da gelmiş olduğu söylenebilir, bu Trump’tan önce başlamış bir süreçtir ama en azından henüz faşist bir devlet değildir. Saldırgan bir faşist yayılmacılık politikasının yürütülmesi için gereken toplumun militarizasyonu gerçekleşmemiştir. Devletlerin ve orduların gerçek gücü envanterinde bulunan silah ve ateş gücünden çok bu gücü istediği yerde ve anda harekete geçirebilme ve bu hareketi sürdürebilme yeteneğine bağlıdır. Amerikan siyasal ve askeri elitinin toplumun hazır olmadığı uzun ve maliyetli bir savaşı göze almak için çok düşünmesi gerekir.

Bu yüzden İran’a karşı ABD saldırısının kapsamlı bir savaştan çok sınırlı bir “cezalandırma operasyonu” olma olasılığı yüksek görünüyor.

Büyük değil de küçük ihtimalin gerçekleştiğini ve ABD’nin rejim değişikliği hedefiyle sonuna kadar götürecek şiddette ve yoğunlukta bir hava saldırısını göze aldığını düşünelim. Kara harekâtıyla yani askeri işgalle tamamlanmayan böyle bir harekâtın başarı şansı var mıdır? ABD zahmet edip kendisi gitmeyecekse İran içinde rejim değişikliği nasıl olacaktır?

Ya da şöyle soralım: İran’da hem halkın çoğunluğu hem emperyal sistem tarafından arzulanan bir rejim değişikliği olacaksa böyle bir değişikliği başarabilecek güçler kimlerdir daha doğrusu böyle güç(ler) var mıdır? Halkın çoğunluğunun rızasını alamayan ya da yitiren hiçbir rejimin ayakta kalamayacağı söylenir de bu çoğunluk nasıl belirlenir, nasıl tanımlanır? Rejim karşıtı çoğunluklar çoğu zaman tek ortak yanları karşıtlık olan ve her biri farklı gerekçelerle hareket eden azınlıkların toplamından ibarettir, şu anda İran’da olan da budur. Bir programatik metinden yoksun olan rejim karşıtı muhalefete kadınlar kadınlık talepleriyle, Kürtler ve Türkler ulusal taleplerle, gençler özgürlük ve gelecek talepleriyle, işçiler iş güvenliği ve adil ücret talebiyle katılıyor.

Molla rejiminin en büyük başarısı her türlü örgütlü muhalefeti ortadan kaldırmakla kalmayıp sivil topluma hiçbir örgütlenme ve kurumsallık potansiyeli bırakmamış olmasıdır. Şahlık zamanında 1953 darbesine kadar açık, darbeden sonra yeraltında ya da pasif beklemede varlık gösteren sağdan sola siyasal yelpazenin her yerini dolduran ve İran devriminin ilk iki yılında yeniden açığa çıkan örgütlerin tamamı izleyen terör döneminde yok edilmiştir. “Örgütlü” İran muhalefeti esas olarak dünyanın her yerinde dağılmış İran diasporası içinde yaşamayı beceremeyip ölmeyi de inatla reddeden kadavralar halinde varlık sürdürmeye çalışan bir mülteci muhalefetidir.

Şah elinde yeterli silah ve silahlı destekçisi olmadığı için değil hesaplaşma anında o destekçilere o silahları kullandırtmayı başaramadığı için devrildi. Benzer şiddette protestolarla karşı karşıya kalan Molla rejimi ise destekçilerine silahlarını kullandırtabildiğini gösterdi. Molla rejimi ne kadar çürümüş olursa olsun şiddet tekeline sahip ve ordusuyla, Devrim Muhafızlarıyla- polisiyle rejimin silahlı güçleri yükselen halk muhalefeti karşısında şahlığın güçlerinin uğradığı gibi felce uğramadı.

Sözün kısası açık bir programdan, örgütlenmeden, önderlikten ve karizmatik bir figürden yoksun olan rejim karşıtı muhalefetin ne kadar büyürse büyüsün kısa vadede rejimi değiştirecek bir güç olma ihtimali yoktur. Bu durumda ABD’nin ne kadar şiddetle yürütürse yürütsün salt hava saldırısı yoluyla bir rejim değişikliği kotarabilmesi çok zor görünüyor. Emperyal sistemin medyasının çaresizlikten bir lider adayı olarak parlattığı Rıza Pehlevi bu rolün gerektirdiği karizma ya da kutun kırıntısına sahip olmadığı gibi belki ücretli bazı protestocu grupları dışında monarşinin İran toplumunda bir karşılığı yoktur. Oğul Pehlevi tavus kuşu tahtına ancak bir askeri işgal sonucunda oturabilir ve bu imkânsız ihtimal gerçekleşse bile o tahtta minderini ısıtacak kadar bile kalamaz. Irak’ta Saddam Hüseyin’i deviren işgalden sonra parlatılan muktedir adayların adını şimdi kim hatırlıyor?

Tersine, olası bir saldırıya İran ABD’nin beklediğinin üstünde bir karşılık verir ve savaş ABD için içinden çıkamadığı bir batak haline gelecek kadar uzun ve maliyetli olursa umulmadık bir başka rejim değişikliğiyle karşı karşıya kalabiliriz. Uzayan bir savaş cephedeki can kayıpları ve getireceği ülke içindeki ekonomik yükle şimdiden azaldığı söylenen halk desteğini daha da yitirecek olan Trump’ı kendisini iktidara getiren klik de dâhil Amerikan yönetici eliti için de istenmeyen adam hâline getirebilir. Böyle bir çıkmaz söz konusu eliti demokrasiyi elden geldiğince restore etmek ya da daha kaliteli bir faşistle ülkeyi faşizme hazırlama seçenekleri arasında bir tercihe zorlayabilir. İstenen olmasa da bu da bir rejim değişikliğidir.

İran muhalefeti içinde görünür gelecekte bir rejim değişikliğini gerçekleştirebilecek yegâne potansiyel ezilen ulus milliyetçilikleridir. Bu milliyetçilikleri kanırtarak İran’ı bir rejim değişikliğine zorlamak ya da emperyal sisteme teslim olmadan yaşayamayacak küçük devletçiklere bölmenin bir seçenek olarak ABD yönetici sınıfı içinde tartışıldığı biliniyor. Ama böyle bir seçenek ABD yönetiminin şu anda sahip olduğundan daha fazla bir enerji, kaynak, zaman ve sabır gerektiren bir mesai gerektirdiği de açık. Ayrıca Washington böyle bir senaryonun başarılı olması durumunda ortaya çıkacak tabloya hâkim olacak güçte olup olmadığını da hesaplamak zorundadır.

İran siyasal eliti 20. yüzyıl aşlarında çok etnikli bir kadim imparatorluğu homojen bir modern ulus devlete dönüştürmek gibi başarması zor bir görev üstlenmiştir. İran Fars, Türk, Kürt, Arap, Beluci, Lur, Bahtiyari vb. birçok farklı etnik gruptan oluşur; hâkim ulus Farslar en iyi durumda nüfusun yarısından biraz fazlasını oluşturan küçük bir çoğunluktur ya da en fazla azınlıklar içinde en kalabalık azınlıktır. Bu durum ve başta Osmanlı İmparatorluğu olmak üzere imparatorlukların kaderinden çıkardığı dersler İran devlet sınıflarını katı bir Farslaştırma politikası izlemeye ve diğer etnik grupların içinde uluslaşma yönünde filizlenebilecek her türlü eğilim karşısında teyakkuzda bulunmaya yöneltmiştir. Etnik milliyetçiliğinin yaratacağı bölünme ihtimali İran devlerinin en büyük korkularından biridir.

Belucilerin arasında bağımsızlık adına hareket eden küçük silahlı grupların varlığı biliniyor, güneydeki petrol bölgesinde yerleşik Araplar arasında da böyle grupların ortaya çıkmaya başladığına ilişkin haberler sızıyor. Ama çatışmanın ileri aşamasında zengin Arap ülkelerinin himayesinde denklemde yer alabilecek Araplar dışında ezilen etnik gruplar içinde İran’da bir rejim hatta sınır değişikliğine yol açabilecek ve daha önce kısa süre için de olsa bağımsızlık deneyimi yaşamış sadece iki grup vardır: Kürtler ve Türkler.

Irak Kürdistan’ında gerektiğinde çekilebileceği bir art alana sahip olan Kürt ulusal hareketi İran içinde uğradığı kayıplara rağmen örgütsel yapısını ve askeri gücünü bir ölçüde korumuştur. Ancak İran’daki hareket de tarih boyunca Kürt hareketlerinin başlıca zaafı ve yenilgi nedeni olan aşiretçi ve bölgeci bölünmeleri aşamayan ve ortak bir mücadele hattında birleşemeyen parçalı bir görünüm arz etmektedir. Kaldı ki İran’da Kürtler tek başına rejimi yenebilecek ve bağımsızlığını koruyacak kadar kalabalık bir nüfusa da sahip değildir.

İran’da ülkenin kuzeybatısında bulunan Türkmenler ve Horasan Türkleriyle merkezi Fars bölgesinde yaşayan Kaşkailer gibi toplam sayılarının beş milyon civarında olduğu tahmin edilen değişik Türk grupları varsa da Türk adıyla anılan ve Türkiye Türkleriyle ayrımı ifade etmek ya da vurgulamak gerektiğinde “Azeri” adını kullanmakta beis görmeseler de kendilerini bu şekilde adlandıranlar kuzeybatıda yoğunluk gösteren Azerbaycanlılardır. Türkler İran’da hâkim ulus Farslardan sonra en büyük etnik grubu oluşturur ve bazı Azerbaycan milliyetçilerinin nüfus çoğunluğunu oluşturdukları iddiası abartılı olsa da sayıca Farslara yakın bir yoğunluktadır. Çoğunluğu Şii olan İran Türkleri çoğunluğu Sünni olduğu için resmi siyasal alanın dışında tutulan Kürtlerin aksine her zaman İran yönetici eliti içinde önemli bir yere sahip olmuştur. Dahası 11. yüzyılın ilk yarısında hâkimiyet kuran Selçuklulardan Pehlevi hanedanının kurulduğu 1925 yılına kadar yaklaşık bin yıl boyunca İran, Türk kökenli şahlık hanedanlarınca yönetilmiştir. Pehlevilerin Türk aristokrasisinin gücünü kırmak ve dengelemek için aldığı bazı önlemlere rağmen yönetici elit içinde Türk kökenlilerin varlığı devam etmiş ve bu elit devlet eliyle sürdürülen Farslaştırma politikasına sessiz bir destek vermekle kalmayıp bazı temsilcilerinin şahsında gayretli uygulayıcısı olmuştur. Durum Molla rejiminde de devam etmiştir. Şii hiyerarşisinde yükselmek için etnik kökenleri engel oluşturmayan ve eğitim kurumlarından yararlanmalarının önü tıkanmayan Türk kökenliler, Tebrizli bir Türk olan Pezeşkiyan örneğinin gösterdiği gibi rejimin yüksek katlarında yer bulabilmektedir. Bu durum Türk ulusal muhalefeti üzerinde yumuşatıcı bir etki yaratmıştır. Nitekim, protestoların en azından başlangıçta Pezeşkiyan yönetimini hedefleyen bir hareket olarak yorumlanması Türk bölgelerindeki katılımın Tahran ve Kürdistan kentlerindekilere kıyasla görece sınırlı kalmasında etkili olmuştur.

İran’da bir damar olarak her zaman varlığını korumuş olsa da iyi korunmuş sınırlarla çevrili olması, Kürtlerin aksine geri çekilecek bir art alanı bulunmayan Türk milliyetçiliğini silahsız ve büyük ölçüde örgütsüz bırakmıştır. Kuzeydeki bağımsız Azerbaycan için bile Güney Azerbaycan’da bağımsız bir hareketin ortaya çıkması arzulanır bir şey değildir. Bağımsızlığın ardından gelecek birleşme talebi kendi egemenlik alanında petrol zenginliğinin keyfini süren Azerbaycan yönetici sınıfını istenmeyen komplikasyonlarla karşı karşıya bırakacaktır ve sayıca kendisinin üç katına yakın bir nüfusun entegrasyonu kuzeydeki Azerilerini kendilerini kenara itilmiş bulmasıyla sonuçlanacaktır. Bu konumlanış şimdiye dek olmamış olsa da konjonktürün değişmesiyle ulusal mücadelelerine uluslararası bir destek bulmayı umabilen Kürt ulusal hareketinin aksine Azerbaycan ulusal hareketini yalnızlaştırmaktadır. Sözün kısası Azeri milliyetçiliği İran’da bir rejim değişikliğine yol açabilecek en büyük potansiyeli temsil etse de bu potansiyelin sonuç alıcı bir biçimde açığa çıkması son derece zordur.


© sendika.org