Bediüzzaman ve Muhammed İkbal’e Göre İçtihad ve Taklid (2)
İctihad, dini nasslarda izahatı olmayan bir konu hakkında, bir müctehidin genel ictihad kuralları çerçevesinde bir görüş bildirmesidir. Taklid ise nasslarda izahı olmayan bir konu hakkında bir müctehidin görüşünü deliline bakmadan takip edip onun arkasında gitmektir.
Cumhur alimleri, ami birinin bir mezhep imamına veya bir müctehide uyması gerektiği noktasında müttefiktirler. Alim ise zorunlu olmadığı müddetçe taklide gitmemesi gerekir. İmam-ı Ğazali de hüccet ve delilini gördükten sonra bir alimin bir müctehide uymasını taklid saymamıştır.[1] Bu şu demektir; Alim birinin, mümkün mertebe mezhep imamlarının delillerini tahkik edip delillerin mukarene ve karşılaştırmasını yapabilmelidir. Yani rahata kaçıp tahkikten çekinmemelidir.
Bu, şu anda İslam dünyasındaki Şeriat fakültelerinde el-Fıkhu’l-Mukâren derslerinde icra edilmektedir. Aksi halde toplumda taassup, körü körüne taklid ve Bediüzzaman hazretlerinin ifade ettiği gibi, bir nevi Kur’an’ın ayinesi ve tefsiri durumunda olan şeriat kitaplarının Kur’andan kopuk, başlı başına tasniflermiş gibi algılanmalarına sebep olur.
Cumhur alimleri karşısında Mutezile mezhebi ise alim ve ami farkı gözetmeksizin, hem itikadi meselelerde hem de fer’i meselelerde, taklidin herkese haram olduğunu savunmuşlardır. Gayet tekellüflü olan bu görüşü Mutezile mezhebinin savunması, aklı, naklin önüne çıkarmasıyla da ilgili bir meseledir.
İkbal, Mutezile mezhebini İslam tarihinin protestanları olarak görür ve Mutezileye bir nevi tecdid misyonunu yükler.[2] Muhammed bin Abdulvahhab ve onun teorik olarak beslendiği İbni Teymiyye’yi[3] de taklide karşı duruşlarından dolayı, bir nevi İslam dünyasının protestan öncüleri olarak değerlendirir.[4] Hatta İkbal’in, ittihatçılardan Ziya Gökalp’in fikirlerini destekleyen Halim Sabit’i modernistçiliğinden dolayı desteklemesi[5], dikkat edilmesi gereken noktalardan bir tanesidir.
Halim Sabit de 2. Meşrutiyetten sonra, hutbelerin Türkçe okunmasını ilk teklif edenlerin içerisinde yer alanlardan biridir.[6] İttihatçılar, ictihad meselesini maalesef modernizme geçişte bir basamak olarak kullanmaya çalışmışlardır. Türkçe hutbe, Türkçe meal ve en nihayet Türkçe ezanı dini mercilere tasdik ettirmişlerdir. Yani ittihatçılar, Osmanlı devletinin içerisinde bulunduğu sosyal ve siyasi zaafları aşmanın yolunun, Osmanlı’nın klasik yapısından kurtulup Batı eksenli modern bir yapıya kavuşmasından geçtiğini savunmuşlardır.
İttihatçıların emekleri ve hülyaları ile Batı eksenli ve modernist çizgide kurulan Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşundan günümüze kadar, idealize edilen bu çizginin sıkıntılarıyla hep çalkalanmıştır. Dolayısıyla İkbal’in, ittihatçıların........
