menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Zaman Kavramı: ‘Müessir-i hakikî yalnız Cenâb-ı Hak’tır’

29 0
14.09.2026

Prof. Dr. Abdulmecit Turut

Bediüzzaman’ın eserlerinde zaman, mekân, tabiat ve sebepler hakikî fail değildir. Hakikî fail yalnızca Allah’tır. Zaman, ancak İlâhî fiillerin ardı ardına görünmesinin bir sahası, bir zarfı ve bir sahnesidir. Dolayısıyla; Zaman, eskiten veya yaratan bir fail değildir; Allah’ın sürekli yenilediği yaratılışın ardışıklığının görüldüğü bir sahasıdır. Allah’ın her an yeni mahlûkat (varlıklar) yaratmasının sayfası ve sahnesidir. Zamanın akışı, faniliği kendi başına meydana getirmez; fanilik, Allah’ın hikmetiyle varlıkları vazifeden terhis edip yerlerine yenilerini yaratmasının görünüşüdür. Zaman, Esmâ-i Hüsnâ’nın yeni tecellilerine sebep değildir; o tecellilerin peş peşe müşahede edildiği bir akış ve bir sahifedir

Biz günlük dilde de “zaman iyileştirir”, “zaman yaşlandırır”, “zaman her şeyi değiştirir” deriz. Bunlar mecazî ifadelerdir. Hakikatte ise zaman ne yaşlandırandır ne de iyileştiren. Bunlar Allah’ın sünnetullah (evrene konulan kanunlar) çerçevesinde yarattığı fiillerdir. Zaman ise o fiillerin birbirini takip edişinin algılanan adıdır ve ifade edilen bir ölçüsüdür [1-3].

Hatta Risale-i Nur’un birçok yerindeki “Her bahar yeniden yaratılıyor.” vurgusuna göre, varlıklar kendi başlarına zaman içinde devam ediyor değil; Allah’ın her anki yaratmasıyla varlıklarını sürdürmeleridir. Bu durumda zaman, yaratmanın sebebi değil, yaratmanın ardışıklığını bizim idrak etmemizi sağlayan bir akıştır. Bunun ile ilgili olarak; Bediüzzaman, Şualar kitabında, 2. Şua, 1. Makam, 3. Meyve’de şöyle demektedir:

“Sonra, zeval ve fenaya baktım. Gördüm ki: Sinema perdeleri gibi ve güneşe mukabil akan kabarcıklar misillü, lezzet verici bir teceddüd-ü emsaldir, bir tazelenmektir. Ve esma-i hüsnanın çok hasnâ ve güzel cilvelerini tazelendirmek için âlem-i gaybdan gelip, âlem-i şehadette vazifedarane bir seyerandır, bir cevelandır. Ve cemal-i rububiyetin hikmetdarane bir tezahüratıdır ve mevcudatın hüsn-ü sermedîye karşı bir âyinedarlığıdır, yakînen bildim." [4].

Bu metin, zaman açısından, varlıkların zaman içinde sürekli değişmesi, yenilenmesi ve yok olması meselesini ele almaktadır. Metin cümle-cümle zaman açısından incelediğinde, zaman kavramını sadece “geçip giden anlar dizisi” olarak değil, İlâhî isimlerin (Esmâ-i Hüsnâ’nın) sürekli tecelli ettiği dinamik bir süreç olarak ele alınır. Bediüzzaman’ın burada ortaya koyduğu bakış, zamanın akışıyla varlıkların görünüp yok oluşunu yeni bir gözle değerlendirmemizi sağlar.

Metinde, “Sonra zevâl ve fenâya baktım.”, varlıkların zaman içinde ortaya çıkıp sonra kaybolmasını ve mevcut hâllerini terk etmesini ifade eder. İlk bakışta bu durum, varlıkların yok olması ve güzelliklerin sona ermesi şeklinde değerlendirilebilir. Yani zaman, her şeyi eskiten ve yok eden bir güç gibi görünür. İnsan ömrü, mevsimler, yıldızlar, medeniyetler… Hepsi zaman içinde sona erer. Bu, insanda fanilik duygusunu uyandırır. Fakat Bediüzzaman, bu değişimi yalnızca bir yok oluş olarak görmez. Ona göre zaman içinde meydana gelen değişim, “teceddüd-ü emsal”, yani varlıkların benzerlerinin sürekli yenilenmesi ve tazelenmesi şeklinde gerçekleşmektedir. Bir şeyin zaman içindeki varlığı sona ererken, onun yerine başka varlıklar gelir ve böylece varlık âlemindeki süreklilik devam eder [1-3].

Yani, Bediüzzaman burada bu ilk bakışın ötesine geçer ve “Gördüm ki, sinema perdeleri gibi ve güneşe mukàbil akan kabarcıklar misillü, lezzet verici bir teceddüd-ü emsaldir, bir tazelenmektir.” Burada zaman, yıkıcı değil yenileyici olarak görülmektedir. Sinema perdesinde saniyede birçok kare değişir. Tek tek kareler kaybolur; fakat seyreden kişi sürekli ve canlı bir görüntü görür.

Burada zamanın önemli bir özelliği ortaya çıkmaktadır: Zaman, varlıkların değişiminin ve yenilenmesinin mümkün bir görünümü ve sürecidir. Varlıklar zaman içinde aynı hâlde sabit kalmazlar; sürekli hareket eder, değişir, yenilenir ve yerlerini başka varlıklara bırakırlar. Bu bakımdan zaman, varlıkların geçiciliğinin ve yenilenmesinin ortaya çıktığı bir zemin gibidir. Metindeki “Sinema perdeleri gibi” benzetmesi de zamanın bu yönünü açıklamaktadır. Sinema filminde birbirini takip eden görüntüler, hızlı bir şekilde değişerek hareket ve süreklilik izlenimi meydana getirir. Benzer şekilde, varlıklar da zaman içinde sürekli değişen ve yenilenen görüntüler gibi düşünülebilir. Bir görüntü kaybolur, ardından başka bir görüntü gelir; fakat bütün bu değişimlerin arkasında devamlılık arz eden bir düzen vardır. Bu anlayışta zaman, değişen görüntülerin ve hâllerin ardışıklığının bir süreci olarak karşımıza çıkar [1-3,6,7].

Benzer şekilde: Bir çiçek solar, yerine yenisi açar. Bir insan ölür, yeni nesiller gelir. Bir gün biter, yeni bir gün başlar. Demek ki zaman, aslında sürekli bir yaratılışın sahnesidir.

Kur’an’daki şu ayet bu anlayışla örtüşmektedir:

“O, her an yeni bir iş ve tasarruftadır.” (Rahmân, 29)

Yani zaman, Allah’ın yaratmasının durduğu değil, sürekli yenilendiği boyuttur. Yine metinde;

“Ve Esmâ-i Hüsnânın çok hasnâ ve güzel cilvelerini tazelendirmek için…” Burada zamanın hikmeti açıklanıyor. Allah’ın isimleri sonsuzdur. Meselâ: Rezzâk ismi her an yeni rızıklarla görünür. Muhyî ismi her baharda yeniden hayat verir. Musavvir ismi hiçbir yaprağı diğerinin aynısı olmayacak şekilde yeni şekiller yaratır. Eğer zaman dursaydı… Hiçbir değişim olmazdı. O zaman bu isimlerin sürekli yeni tecellileri de görünmezdi. Dolayısıyla zaman, Esmâ-i Hüsnâ’nın ardı ardına sergilendiği........

© Risale Haber