Diyanet İşleri Başkanlığı’na, İl Müftülüklerine, İlâhiyat ve İslâmî İlimler Fakülteleri Dekanlıklarına Açık Mektup
(Beş altı ay kadar önce, Diyanet İşleri Başkanlığımızın hemen ilgili bütün Genel Müdürlüklerinin, e-posta adreslerine “Asrımızda İman ve Kur’an Hizmeti” ile ilgili olarak bu yazı gönderilmişti! Ancak, onlardan müspet-menfi bir cevap veya değerlendirilme ile ilgili bilgi alınamamıştır. Bizlerle beraber, ilgili görevlilere, o sahada eğitim görenlere ve bu konularda görev yapan sivil kuruluşlardaki arkadaşlarımıza da yapılan bir açıklama, gerçekleşen bir çalışma bilgisi, geldiği öğrenilememiştir. Bu sebeple;
Hem insanımızın maddi-manevi saadeti ve huzuru için çok önemli ve zaruri gördüğümüz bu meseleler hakkında, sahanın en üst seviyedeki resmî vazifelileri ve uzmanlarından, bu konuları değerlendirerek çalışma yapmalarını, ısrarla tekrar istiyoruz;
Hem de ayni gayeyle, ilim adamlarımız, din görevlilerimiz, İman Hizmetleriyle alakalı insanlarımızın da, bu Açık Mektupla HABERDAR edilip, bizimle beraber, bu çalışmalarımızın değerlendirmesini teşvik etmeleri gayesiyle, yazımız biraz rötuşlanıp, Açık Mektup olarak da tekrar yayımlanarak, Dinî Hizmetlerdeki metot teklifimizin duyurulması istenmiştir!)
AHİRZAMANDA, KUR’AN ve İMANA HİZMET ETMEK…
Rabb-i Rahimimiz, bütün insanlığa temel bir manayı lütfeder:"Yemin olsun güneşe ve aydınlığına ve onu takip eden Aya ve onu gösteren Güne ve onu örten geceye ve gökyüzüne ve onu bina edene ve yeryüzüne ve onu yayıp döşeyene ve nefse (kişiye) ve onu intizamla yaratana." manasındaki Âyet-i Kerimeyle (Şems Suresi, 91:1-7.) ve “Ben gizli bir hazine idim. Bilinmek istedim, mahlûkatı yarattım.” mealindeki Hadis-i Şerifle Yaratılış ile ilgili önemli bilgileri te’yit etmektedir! (bkz: 1. Ed-Dürerü’l-Müntesire, Celalettin-i Suyuti, 125.2. El-Esraru’l-Merfua, Aliyyu’l-Kâri, 273.3. Keşfu’l-Hafa, Aclunî, 2/133.4. El-Fetevâ, El-Halîlî, 1/72.5. Mesnevi, Celâleddin-i Rumî, 5/104.6. Divan-ı Mevlânâ Câmî, 37.7. Divân-ı Niyaz-i Mısrî, 2.8.)
Sizlerin daha da iyi bildiği gibi, biz, bu asırda, Kâinat ve İnsanın Yaratış Gayesini, hangi hikmetle yaratıldığının muammasını; Temel İman Hakikatlerini, anlamaya ve anlatmaya çalışmanın, öncelikle ilgilenilecek en ÖNEMLİ bir mesele, en büyük bir DAVA olduğunu ifade ederek söze başlıyoruz!
I-Yaratılışı Anlamak, Yaratıcıyı Tanımak Ve İman Etmek-
Yaratılışı kavramak, Allah’ın varlığını ve birliğini tanımak, insan için olmazsa olmazdır! Eğer insan, Rabbini tanır, maddi-manevi her şeyini, his ve istidatlarını Allah'ın emrettiği gibi kullanırsa doğru dürüst insan olabilir. Yoksa "Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik. Hepsi de onu yüklenmekten kaçındı ve ondan korktu. İnsan ise onu yüklendi. Gerçekten insan çok zalim, çok cahildir." (Ahzâb Sûresi, 33:72.) manasının muhatabı Cahil Ve Zalim olmaktan kurtulamaz!
Fakat doğru bir Mümin olup Hamdin, Şükrün doğru şeklini gerçekleştirerek, dine uyar, tâbi olursa; insanın cevherine bırakılmış istidatların her birisi, kendi âlemine bir pencere olur. İnsan, o pencerelerden, hem o âlemlere bakar; hem de o âlemlere tecelli eden Rabbinin Sıfatlarına, Esmasına bir Ayna olur. Her iki âleme tecelli eden, insana da tecelli eder. O zaman İnsan, ruhuyla, cismiyle şahadet ve gayp âlemlerine tam bir HÜLASA olur. Diğer bir ifadeyle insan, Rabbimizin, kemaldeki Sıfatlarına hem Mazhar (ayna, yansıma yeri), hem de Muzhir (ortaya çıkaran, gösteren) olur.
Nitekim pek çok âlim, Yaratılış ile ilgili: كُنْتُ كَنْزًا مَخْفِيًّا فَخَلَقْتُ الْخَلْقَ لِيَعْرِفُونِى ["Ben gizli bir hazine idim. Bilinmek istedim, mahlukatı yarattım." (Süyûti, ed-Dürerü'l-Müntesire, s. 125; Ali el-Kàrî, el-Esrârü'l-Merfûa', s. 273).] Hadis-i Şerifteki manayı tasdiken, 'Mahlûkatı yarattım ki, bana bir AYNA olsun ve o aynada Cemalimi göreyim.' …manası üstünde durmuştur.
Çok yüksek istidatta yaratılan insanın, muhakkak, akıl, kalp ve pek çok istidadıyla kendini, çevreyi, varlıkları anlaması gerekir. “Biz neyiz, bu âlem nedir, nereden geldik, nereye gidiyoruz; Nasıl var olduk, Yaratıcı var mıdır, ölüm nedir, ikinci bir hayat, başka bir âlem olabilir mi, burada işimiz nedir?” vb. çok önemli soruları cevaplamasına zaruret vardır.
Bu önemli manayı, bazı zatlar basitleştirerek idrak etmemize çalışmışlar:
“Bir büyük SULTAN varmış. İlim, Kudret ve İradesi sınırsız imiş! O’nun Servetçe pek çok hazineleri; o hazinelerde her çeşit cevherleri, elmasları, zümrütleri bulunuyormuş! Hem gizli pek acayip defineleri de varmış! Hem çok garip, ilginç sanayi dallarında pek çok maharet, kemâlat sahibiymiş! Hem hesapsız çok acayip Fenlerle ilgili sınırsız ilme, ihataya sahipmiş! Hem güzel sanatlarda da çok bilgisi bulunuyormuş! Şefkat, Merhamet, Hikmet, Adalet vb. sayısız mükemmel isim ve sıfatların sahibiymiş!
Her Cemâl ve Kemâl sahibi, kendi Cemal ve Kemalini görmek ve göstermek istemesi sırrınca, o muhteşem, şanlı, büyük Sultan, sayısız sergiler açıp, mutlak, sınırsız İlim, Kudret ve İradesini, oralarda ortaya koyduğu eserlerle, saltanatının haşmetini, servetinin şaşaasını, san'atının harikalarını, bilgisinin çokluğunu, yüksek Cemâl ve Kemâlini, iki yönden görmek istemiş:
1-Bizzat Kendisi, bütün incelikleri ihata edebilecek hassas yüksek Nazarıyla görmek;
2-O’nu eserlerinden anlayıp takdir edebilecek istidatta yarattığı İnsanın nazarıyla görmek..
Bütün yaratılmışlara, kâinata böyle bakmakla, kalp ve aklımızı tam tatmin edip huzur bulunulacak bir yol vardır! Felsefe maalesef insanlığın fıtrî sorularına hala cevap bulamamış, saadet ve huzuru temin edememiştir. Ancak, verilen ömür sermayesi çok azdır; lüzumlu işler de pek çoktur. İnsanın kalp, mide dairesinden tutun, tâ bütün canlılar ve dünya dairesine kadar, birbiri içinde daireler var. Her bir dairede, bir vazife bulunabilirse de en küçük kalp dairesinde en büyük, ehemmiyetli, daimi vazife vardır!
Hem, her zaman bütün insanları ciddi meşgul eden, dünya savaşlarından, dünyaya hâkim olmak davasından daha önemli bir meselesi vardır. Herkesin başına öyle büyük bir DÂVÂ açılmış ki, her insanın, Alman, İngiliz kadar kuvveti, serveti, aklı da varsa, bu dehşetli zamanda her şeyini o büyük davayı kazanmak için tereddütsüz sarf etmesi gerekir!
İşte, yüz bin meşhur insanların, Peygamberler gibi büyüklerle ittifak ederek, Kâinatın Sahibi olan Yaratıcımızın, binler söz ve müjdelerine dayanarak haber verdikleri çok önemli dava şudur:
“Herkesin, iman karşılığında, bu dünya kadar bağlar ve saraylarla süslenmiş, ebedi, daimî bir mülkü kazanmak-kaybetmek davası başına açılmıştır.” Eğer iman vesikasını sağlam elde etmezse kaybedecek. Ve bu asırda, maalesef Materyalist, Seküler inançsızlık hastalığıyla çoklar o büyük, önemli, hayatî davayı kaybediyor! Acaba bu kaybettiği davanın yerini, bütün dünya saltanatı o adama verilse doldurabilir mi?
İşte biz Müminler olarak, o çok önemli, çok büyük Kulluk Davasını kazanmak için, her birimizin, aklımız yüz derece daha çok olsa, ancak bu vazifeye sarf etmek lâzımdır diye kanaatimiz var. Bu basite indirilmiş, Hadisteki temel manaya, Felsefe, hala cevap vermekte, verememektedir! Hâlâ, bütün insanların sormaya devam ettiği, “ Biz neyiz, bu âlem nedir, nereden geldik, nereye gidiyoruz; burada işimiz nedir, Yaratıcı var mıdır, ölüm nedir, ikinci bir hayat, bir hesap günüyle, başka bir âlem olabilir mi vb. insanlığın, en önemli sorularına cevap verilememiş; bu meseledeki ilmî cevaplardan mahrum kalınmıştır!
Hatta bırakın bu sorulara cevap vermeyi, ilimlerin gerçeği ifade eden verileri, materyalist yorumlar ile dinsizliğe alet edilerek üretilen Seküler felsefelerle, insanlık, her sahada bunalımlara sokulmuş, saadeti yok edilmiştir. İşte insanlığa önce bu yaratılış, iman, Yaratıcıyı tanımak, Marifetullah konularında asrın idrakine uygun, ilmi tarzda, analitik bir bakışla İslam’a Hizmetin Tebliğ ve İrşadın çok önemi vardır!
II- İki Cihanın Saadetinin Prensipleri DİNLER -
Bizler dinleri Saadet Prensipleri olarak değerlendiririz. Sadece İslâm’ın Şartlarını sayıp anlatmayı kâfi göremeyiz! Rabb-i Rahim ve Hakîmimiz asırlara göre dinleri hep geliştirerek, değiştirmiş. Hz. Âdem As’a indirilen din, Peygamberimiz ASM’a indirilen Şeriatın, tafsilatına, genişliğine, ihatasına elbette benzemez. Belki, bir asırda, kavimlere göre ayrı şeriatlar, peygamberler gelmiş. Sonra, Peygamberimiz Muhammed ASM’ın gelmesi sayesinde, insanlar adeta basit dereceden, en gelişmişine terakki ettiğinden, insanlık bir tek ders alacak, bir tek muallimi dinleyecek, bir tek şeriatla amel edecek vaziyete geldiğinden, ayrı dinlere, ayrı muallimlere de lüzum görülmemiş, ihtiyaç kalmamıştır.
Nasıl ki mevsimlerin değişmesiyle elbiseler değişir, mizaçlara göre ilâçlar farklılaşır. Öyle de, asırlara göre şeraitler, dinler değişmiş, milletlerin istidadına göre ahkâm tahavvül etmiş! Temel Hakikatleri ayni kalmakla birlikte, Şeriatların teferruat kısmı, ahvâl-i beşeriyeye bakmıştır. İrade-i İlahiden, İslamiyet’in son şekli gönderilerek, bütün insanlığın iki cihan saadeti sağlanmıştır!
Burada, Rabbimizi bize tarif eden üç büyük, küllî muarrifi, tarif ediciyi hatırlamamız gerekir:
1-Birisi, KÂİNAT Kitabıdır ki, orada, İslamî literatürdeki, Adetullah’ın, Sünnetullah’ın somutlaşmış tecellileri vardır! Kâinat Kitabında yaratılan varlıklardaki çok sanatlı, ince hakikatler, Fenlerin, gerçeğe tâbi verileriyle geniş olarak ortaya konmuştur! Ancak, İslamiyet’in ilimlerin maluma tâbi verileriyle problemi yoktur. Ama Faili ortadan kaldıran Seküler yorumları, ilmin saptırılmış verilerinden ayırmak gerekmektedir.
2-Birisi, şu Kâinat denilen kitab-ı kebîrin Âyet-i Kübrâsı olan Hâtemü'l-Enbiyâ Muhammed ASM’dır. (Daha önce yüz yirmi dört bin Peygamber ile; sonra da yüz yirmi dört milyon Evliya, Asfiya ve Muhakkik ile de Tebliğler yapılmıştır.)
3-Birisi de son semavi kitap olan Kur'ân-I Azîmüşşândır! (Daha önce de başka semavî kitaplar gönderilmişse de onların asılları tahrip edilip, bozulmuşlardır.)
III-İman Ve İslam’ın Temel Kaynağı KUR’AN-I KERİM ve Onu Anlamak-
KUR’AN; “Şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi, âyât-ı tekvîniyeyi okuyan mütenevvi dillerinin tercüman-ı ebedîsi; şu âlem-i gayb ve şehadet kitabının müfessiri; zeminde ve gökte gizli esmâ-i İlâhiyenin mânevî hazinelerinin keşşafı; sutûr-u hâdisâtın altında muzmer hakaikin miftahı, âlem-i şehadette âlem-i gaybın lisanı; şu İslâmiyet âlem-i mânevîsinin güneşi, temeli, hendesesi; avâlim-i uhreviyenin mukaddes haritası; Zât ve sıfât ve esmâ ve şuûn-u İlâhiyenin kavl-i şârihi, tefsir-i vâzıhı; şu âlem-i insaniyetin mürebbîsi; insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyet’in mâ ve ziyası; nev-i beşerin hikmet-i hakikiyesi, insaniyeti saadete sevk eden hakikî mürşidi; hem bütün insanın bütün hâcât-ı mâneviyesine merci olacak … tek, câmi' bir Kitab-I Mukaddestir...
O’nun, yüzünden okutulması da elbette çok önemlidir. Amma sayılanlar gibi yüksek vasıflarıyla anlatılması çok daha zaruridir! En mükemmel ve son semavi kitap olan Kur’ân-ı Kerim, indirildiği dönemden beri onu iyi anlamak için hep tefsir edilerek, saadet prensiplerinin ortaya koyulmasına çalışılmıştır. Bu tefsir tarz ve muhtevası, o dönemlerin Kur’an hizmetindeki usul ve muhtevayı da ortaya koymuştur. Peygamberimiz ASM. ile başlayan tefsir faaliyeti, daha sonra çoğalarak ve çeşitlenerek gelişmiştir. İslam’ın, farklı coğrafyalarda yayılması, sosyal hayatın insana pek çok problemler çıkarması gibi imtihan sırrı sebepleriyle, temel sorular da çok artmış, Temel Kaynak olan Kur’an’ın tefsirine, bütün dertlere derman olacak O’nun ince manalarına daha fazla ihtiyaç duyulmuştur.
Asrımızdaki çağdaş Tefsir yönelişlerinin ortaya çıkışında etkin olan, ihtiyaç ve hedefleri tespitte, bizler de çağdaşlarımızla aynı kanaatleri taşıyoruz. Bu nedenle bizler, Tefsir yönteminde çağdaş yönelişlerin hemen hepsini mezc eden bir yöntem aradık. TEFSİRDE, Kur’an ve İman Hizmetinde birçok vasfı içinde bulunduran en kapsamlı olanını, tatbikatlarla “Şuhûdî Tefsir” olarak gördük.
Bu önemli nicelik ve nitelikli tarz ile en başta “Temel İman Hakikatleriyle” ilgili Âyet ve Hadislerin öncelikli olarak üzerinde durulması gerekiyor. ŞERHLERİNİN ise önemli muarrif olarak anlatılan Kâinat Kitabı dediğimiz, görülen âlemdeki; Failinin, sınırsız İlim, Kudret ve İradesini gösteren, Fenlerin adeta mucizelerle dolu ve açık olarak yüksek bir Marifetullah bilgisine ulaştıran, Yaratılış gerçeğini, varlıkların çok sanat ve incelikli hakikatlerine ait verilerle anlatılmasının zaruretine inanıyoruz.
Böylece akıl ve kalp gözüyle adeta Hakkal Yakin hissedilip, görülen, deruni iç tecrübeler ile de idrak edilebilen yüksek manaları anlamanın ve anlatmanın daha doğru olabileceğini düşünüyoruz. Tefsir, Tebliğ, İrşat ve bütün İslamî Hizmetlerde de bu tarzda daha başarılı ve tesirli olunabileceğine inanarak, bu efkârımızı, sahanın hakiki sahipleri olarak sizlerin değerlendirmesine arz etmek istedik. Bizler, kendi cevelan ettiğimiz eğitim sahalarında, yarım asırdan fazla süredir, tatbikine çalışılan bu müfredat ve yöntemle, kendimizde ve muhataplarımızda şuhuda yakın bir iman gayreti hâsıl olduğunu büyük bir sevinçle müşahede ettik.
IV-Mekke Dönemi Gibi, (Daha Ziyade) Temel İman Hakikatleri Dönemi, Sünneti-
Artık, insanlığın büyük problemi, ayni Mekke Dönemi gibi, Temel İmanî Meselelerde olduğu görülmüştür, görülmelidir! Yani, önce fıtratların, TAHKİKÎ imanla tedavi edilmesi gerektiği görünüyor. Cahiliye asrının arkasından, önce on iki yıl kadar İman Ayetleri, sonra ta.. Miraçta emredilen Namaz ile başlayan 11 yıl süren Amel Ayetleri gelmiş olduğunu ilahiyatçılar tespit etmişler. Şimdi de adeta ayni şartlar oluştuğundan öyle yapmak adeta vacip olmuş gibi değil midir? Merhum Seyyid Kutup’un da idam öncesi itiraflarında; "Benim kusurum İslamî hareketi MEDİNE döneminden başlatmakmış!........© Risale Haber
