ÇÖZÜM SÜRECİNDE REFERANS VE ÖCALAN
ÇÖZÜM SÜRECİNDE REFERANS VE ÖCALAN
Geçen sene başlayan çözüm süreci iyi bir noktaya gelmiş bulunuyor; inşallah, silahların tamamen sustuğu, sorunlarımızı muarefe, müzakere ve muahede yoluyla çözebileceğimiz günlere kavuşacağız. Çözüm sürecinde başta Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan ve Devlet Bahçeli olmak üzere Abdullah Öcalan birinci derecede rol oynuyor. Bu çerçevede Kürt kamuoyunda heyecanlı bir hareketlilik var.
Bu çerçevede 20-21 Haziran 2026’da Demokratik İslam Kongresi Diyarbakır’da geniş katılımlı bir sempozyum düzenledi, beni de “Medine Sözleşmesi” konulu bir tebliğ sunmak üzere davet ettiler. Katıldım, katıldığıma dair iyi bir iş yaptığıma kanaat getirdim. Kongreyi izlemek üzere Mısır’dan dahi izlemeye gelenler vardı. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı Ali Emiri Kültür salonu ağzına kadar doluydu, gerçekten de DEM, mevcut partiler içinde seçmeni en politize olmuş parti durumunda.
Sempozyuma katılan Kürt aydınları ve kanaat önderlerinin dine ve İslam’a bakışlarında dikkate değer bir değişiklik var, tabii ki olumlu yönde. Esasında Kürt seçmen de kahir ekseriyetiyle dindar, geleneklerine bağlı.
Bizim oturumda ilginç bir olay yaşandı: Moderatörümüz Fatih Çiçek yaptığı takdim konuşmasında Nietzsche’ye atıfta bulunarak “Her ne kadar Batı’da Tanrı’nın öldüğünü söylüyorlarsa da, insan Tanrısız yaşayamaz, tanrıyı öldürse bile başka tanrı icat eder, modern insanın nice tanrıları vardır” mealinde bir cümle kullanınca, dinleyicilerden başı sarıklı, cübbeli, şalvarlı bir seyda öfkeyle ayağa kalktı ve bağırarak “Haşa Allah ölmez, O ezeli ve ebedi Zat’tır, bâkidir, bu ne biçim konuşma” diye çıkıştı. Moderatörümüz yanlış anlaşıldığını, kendisinin haşa Allah’ı kastetmediğini izah etmeye çalıştıysa da seyda susmadı. İslam kelamıyla ilgili cümlelerini sıraladıktan sonra zar zor susturulabildi.
Seydanın çıkışı, gösterdiği dini hamiyeti bana çok anlamlı geldi, hoşuma gitti. Kürt halkı Müslümandır. İnsanlar biraz da üst kademenin değişen yaklaşım tarzıyla hava değişince dini hassasiyetlerini daha cesurca dile getirebiliyorlar.
Diğer bir olay bende derin bir sarsıntı uyandırdı. Sunumlar bitip de ara verince, dışarıda 60-65 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim bir kadın yanıma geldi. Ağlıyordu, yüzünde derin bir hüzün, kaygı vardı; elime sarılıp öpmek istedi ve yalvarmaya başladı:
– Ne olur, bu savaş bitirin, benim oğlum çok iyi bir çocuk, yıllardır dağda gelmek istiyor, benim ne gecem var ne gündüzüm. Bu işi halledin artık. Aha, bak benim boynumda gelinliğimden kalma kolyem var, çok değerlidir, sana vereyim.
Ne diyeceğimi bilemedim. Muhtemelen beni yetkili bir devlet görevlisi zannetti. İçim daraldı, boğazım düğümlendi. Bana annemi hatırlattı, üzerinde bol bir fistan, belinde ince bir kuşak (vıst), başında beyaz bir yazma (leçek) vardı.
– İnşaallah çözülecek, iyi olacak, uğraşıyorlar, herkes bir yerinden tutmalı dedim. Sabırlı ol, dua et, kolyen boynunda kalsın, kızlarına, gelinlerine verirsin.
Ben Kürt sorunu üzerinde çok kafa yormuş insanım, başından beri........
