menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Hakan Fidan’ın “İran ABD’ye bir şey verseydi” sözü, devlet dilinin onur ve bağımsızlık ölçüsüyle bağdaşır mı?

11 0
08.03.2026

Gündem o kadar hızlı akıyor ki, bir konuya odaklanıp sağlıklı biçimde tartışmaya fırsat bulamadan yeni bir gelişme bütün dikkatleri başka bir yöne çekiyor.

Daha dün konuştuğumuz meseleler bugün neredeyse unutuluyor, kamuoyu bir başlıktan diğerine savruluyor.

Tam da böyle bir yoğunluk içinde bazı sözler söyleniyor, bazı açıklamalar yapılıyor ve çoğu zaman hak ettiği kadar üzerinde durulamadan gündemin akışına karışıp gidiyor.

Oysa bazen tek bir cümle bile arkasındaki zihniyeti anlamak için uzun uzun konuşulmayı hak eder.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın son açıklamalarından biri de tam olarak böyle bir cümledir.

Sayın Fidan, İran ile ilgili değerlendirmesinde şu minvalde bir ifade kullandı:

“İran, ABD’ye bir şey verseydi, İsrail’in baskısı işe yaramazdı.”

Bu söz üzerinde durmak gerekiyor. Çünkü bu sadece diplomatik bir değerlendirme değildir; aynı zamanda bir zihniyetin dışa vurumudur.

Sormak zorundayız: Bu nasıl bir anlayıştır? Bu nasıl bir devlet dili, nasıl bir devlet adamlığıdır?

Bir ülke saldırıya uğruyorsa bunun sebebi yeterince taviz vermemiş olması mı?

Eğer mesele buysa, o zaman dünya tarihini baştan yazmamız gerekir.

Devletlerin varlık sebebi pazarlıkla ayakta kalmak değildir. Devletler onur, egemenlik ve caydırıcılık üzerine ayakta durur. Bir ülke saldırıya uğruyorsa bunun nedeni çoğu zaman taviz vermemesi değil, stratejik dengelerin değişmesidir.

Ama bir dışişleri bakanının ağzından şu mantığın ima edilmesi son derece düşündürücüdür:

“Biraz daha verseydi başına bunlar gelmezdi.”

Bu yaklaşım uluslararası ilişkilerde çok tehlikeli bir kapıyı aralar. Çünkü bu mantığın doğal sonucu şudur: güçlü olan ister, zayıf olan verir.

O zaman şu soruyu sormak kaçınılmazdır:

Demek ki biz aynı durumda olsak, siz de ABD’ye bir şeyler mi verirdiniz?

Bir devlet adamının sözleri sadece bir yorum değildir. O sözler aynı zamanda devletin duruşunu yansıtır. Dışişleri makamı, dünyaya “büyük güçleri kızdırmamak için bazı şeyler vermek gerekir” mesajını veren bir yer değildir. Aksine o makamın dili şu olmalıdır: hiçbir devlet baskıyla başka bir devleti diz çöktüremez.

Taviz veren devletler saldırıdan kurtulmaz; tam tersine iştah kabartırlar. Bugün Ortadoğu’ya baktığımızda gördüğümüz tablo da budur. Bir ülke taviz verir, arkasından başka bir taviz istenir, sonra bir tane daha… Sonunda geriye egemenliği aşınmış bir devlet kalır.

Bu yüzden asıl mesele İran değildir. Asıl mesele şu zihniyettir: Bir devlet saldırıya uğruyorsa sebebi “yeterince vermemesi” midir?

Eğer uluslararası ilişkiler böyle okunacaksa şu soruyu sormak herkesin hakkıdır: Yarın biri Türkiye’ye baskı kurarsa ne diyeceğiz? “Biraz daha verseydik olmaz mıydı?”

Bu millet tarih boyunca büyük devletlerle pazarlık ederek değil, irade göstererek ayakta kalmıştır. Çanakkale’de, Kurtuluş Savaşı’nda, Kıbrıs’ta… Bu millet hiçbir zaman “biraz daha verseydik savaş çıkmazdı” mantığını kabul etmedi. Çünkü bazı şeyler vardır ki verildiği an devlet olma vasfı da gider.

Dışişleri makamında oturan bir isimden beklenen şey, güçlü devletlerin taleplerini meşrulaştırmak değildir. Beklenen şey baskıya boyun eğmeyen bir devlet dilini temsil etmektir.

Çünkü devletlerin itibarı bazen tanklarla değil, bir cümlenin içindeki duruşla ölçülür. Ve bazı cümleler vardır ki sadece bir söz değildir; bir zihniyeti ele verir.


© Milli Gazete