Bir Kaybın Öyküsü ve Maveraünnehir
İslam düşünce atlasını belirleyen kırılmalar, çoğu zaman siyasi çalkantılardan değil, sosyal tartışmalar, kopuşlar ve yeni yüzleşmelerden doğmuştur. Bugün İslam dünyasında yaşanan fikri sertleşme ve yozlaşmanın, ahlaki daralmanın ve toplumsal çözülmenin izini sürdüğümüzde karşımıza çıkan en önemli kayıplardan biri de Maveraünnehir’den kopuşumuz; bilhassa bu ekolle kurduğumuz ilişkinin zayıflaması, hatta büyük ölçüde kaybolmasıdır. Bu kopuş yalnızca bir coğrafyadan uzaklaşma değil; aynı zamanda bir düşünme biçimini, bir ahlak tasavvurunu ve insan merkezli bir inanç anlayışını terk ediştir.
Maveraünnehir, Ceyhun (Amu Derya) ile Seyhun (Sir Derya) nehirleri arasında kalan geniş coğrafyayı tanımlamak için kullanılan “iki nehir arası” anlamındaki ifadedir. İslam ordularının bu bölgeye ulaşması, yalnızca bir fetih hareketi değil; İslam’ın yeni bir medeniyet havzasıyla karşılaşması anlamına gelmiştir. Buhara, Semerkant, Fergana, Horasan gibi şehirler, fetih sonrası kısa sürede yalnızca idari merkezler değil, ilim ve düşünce merkezleri hâlini almıştır. Burada dikkat çekici olan husus, İslam’ın bu coğrafyada yerel kültürle çatışarak değil, onu dönüştürerek kök salmasıdır.
Bu bağlamda Maveraünnehir’in önemi, İslam’ın ilk kez bu denli köklü bir ilim, felsefe ve devlet geleneğiyle kendi geleneklerini birleştirdiği ve sentez üreterek çıktığı bir zemin olmasıdır. Bu bölge, İslam düşüncesinin klasikleşen kalıplara sıkışmadan nasıl derinleşebileceğinin en güzel örneklerini sunmuştur.
Abbasi döneminden itibaren Maveraünnehir, Bağdat ile birlikte İslam düşüncesinin ana damarlarından biri olarak gelişmiştir. Burada yetişen âlimler yalnızca fıkıh ya da kelam alanında değil; felsefe, matematik, astronomi, tıp ve sosyoloji gibi alanlarda da söz söylemişler, geleceğe yön verecek sorular sormuşlardır.
İslam ve bilimi iki ayrı başlık altında incelememiş, İslam’ın ışığıyla bilime yaklaşmışlar ve ürettikleriyle birlikte İslam anlayışlarını zamanın ötesine işlemişlerdir. Kalp ile tasdik, dil ile ikrar edilen dinin, akıl ile bağını en güzel şekilde göstermişler; İslam ve ilim arasında keskin bir ayrımın değil, doğrudan doğruya bir ilişkinin kurulduğu bir anlayışı bugüne miras bırakmışlardır.
İmam Maturidi’nin kelam anlayışı, Farabi’nin siyaset felsefesi, Biruni’nin bilimsel yöntemi, İbn-i Sina’nın tıp ve metafizik alanındaki çalışmaları, Maveraünnehir ekolünün düşünce dünyasının ne denli geniş bir alana yayıldığının örnekleridir. Bugünkü tıbbın, felsefenin temelleri o bina üzerine kurulmuştur. Bu isimler, dini yalnızca ibadetler toplamı olarak değil, insanı ve toplumu düzenleyen bütüncül bir sistem olarak ele almışlardır.
Maveraünnehir ekolünü diğer anlayışların dışında tutan temel unsur, bilginin ahlakla, ahlakın ise toplumsal sorumlulukla birlikte at başı ilerleyişidir. Yani alim, yalnızca hüküm veren bir kadı değil; toplumsal dengeyi gözeten, insan izzet ve onurunu önceleyen bir rehberdir. Devlet anlayışı da bu çerçevede şekillenmiştir; devlet, adaleti temin etmekle yükümlü bir araçtır. Farabi’nin “erdemli şehir” tasavvuru, bireyin ahlaki olgunluğu ile siyasal düzen arasındaki ilişkiyi bu bakış açısıyla ele alır.
Bu anlayışın güçlenmesinde, fıkhın katı bir normlar manzumesi haline getirilmemesi önemli rol oynamıştır. Hanefi-Maturidi çizgi, “hükmün maksadını önceleyen” bir yaklaşım geliştirmiştir.
Bu yaklaşım, bireysel niyetleri, toplumsal şartları ve maddi-manevi boyutlarıyla insan dikkate alan bir din anlayışını mümkün kılmıştır. Yani tabiri caizse Medine’den sonra bir kez daha bu topraklardan aynı kaynağı işaret eden bir İslam anlayışı yeşermiştir.
Maveraünnehir ve çevresinde oluşan ekolün belki de en belirgin özelliği, bugün “nahiflik-hassasiyet” olarak adlandırabileceğimiz o ahlaka sahip oluşudur. Bu nahifliğin ve düşünce ikliminin filizleri iki nehrin arasıyla sınırlı kalmamış; İslam coğrafyasının bütününü sarmıştır. Bu aslında Bağdat’a, Kufe’ye, Gazze’ye, İstanbul’a, Endülüs’e, Balkanlara uzanan bir damarın devamıdır. İmam-ı Azam Ebu Hanife’ler, Muhyiddin İbnü’l Arabi’ler, Ahmet bin Hanbel’ler de bu damardan yetişmiştir.
Bu isimlerin içinde ise İmam-ı Azam Ebu Hanife bambaşka bir yer tutmuştur. Kendisine teklif edilen makama, mevkiye, mala, mülke sırtını dönmüş; zindanda kırbaçlanmaktan mosmor olmuş bir vücutla Hakk’a yürümüştür. Hukuki düşünce ve içtihat alanlarında bir çığır açmış, birçok fakih onun görüşleri ve metodları etrafında çalışmalar yapmıştır. İnsanı, fıtratı ve örfi hukuku yok saymayan; hatta olabildiğince öne çıkaran bir anlayış geliştirmiştir. Yani klasik sınıflandırmanın, kategorizasyonun dışında bir yaklaşımla İslam’ı anlamaya çalışmıştır.
Bugün yaşadığımız en büyük sorunlardan biri de bu bahsettiğimiz kategorizasyon meselesidir. Geride bıraktığımız iki yüzyılın da etkisindeki yaklaşımlar bir ilmihalden okur gibi her meseleyi kategorize ederken, bizim İslam anlayışımız insan onurunu koruyan bir tür ahlaki sezgi işlevi görür. Bu fark, yalnızca bir fıkıhta farklı bakış değil; bir anlayışın dışa vurumudur. Bu anlayışlardan biri İslam’ı, hükümlerin mekanik uygulanışı olarak görürken; diğeri insanı kemale erdiren Allah’a olan bir yolculuk olarak görür.
Metni merkeze alan; ancak metnin hayat ile irtibatını koparmayan, akla alan açan; fakat aklı mutlaklaştırmayan, insanı merkeze alan bir anlayış bugün her zamankinden daha büyük bir ihtiyaçtır.
Bugün İslam toplumlarının yaşadığı kriz, büyük ölçüde bu dengeyi kaybetmiş olmalarından kaynaklanmaktadır. Din, ahlaktan; ahlak, ilimden; ilim ise hikmetten koparılmıştır. O toprakların yetiştirdiği Tirmizi, Farabi, Harezmi, İmam Maturidi gibi âlimlerin bugün yerlerinin dolmamasının nedeni yalnızca bireysel kabiliyet eksikliği değil; o düşünce ikliminden gittikçe uzaklaşılmasıdır.
Bugünün ihtiyacı İslam’ın ana kaynaklarından birisi olan Maveraünnehir’le yeniden hemhal olmaya çalışmaktır.
Merhamet, hikmet, emniyet, mülkiyet, adalet, hürriyet, ehliyet, sadakat, liyakat…
“Anahtarı kaybettiğimiz yerde ararsak” belki buradan bir çıkış yolu inşa edebilir ve bu hasletlerle tekrar kavuşma imkânlarını bulabiliriz.
