menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Beklemiyorum, duruyorum

36 0
23.03.2026

Geçen gün arkadaşlarla sohbet ederken yol ağzında duran bir genci fark ettiklerini ve onunla yaşadıkları bir durumu naklettiler. Ne bir telaşı var ne de bir yönü. Yanına yaklaşıp soruyorlar: “Nereye gidiyorsun? İstersen bırakabiliriz.” Genç, kısa bir tereddütten sonra cevap veriyor: “Bir yere gitmiyorum. Otobüs de beklemiyorum… Sadece duruyorum.” Bu cevap, ilk bakışta tuhaf bir dil sürçmesi gibi gelebilir. Oysa değil. Tam aksine, kelimelerin varoluşu nasıl farklı anlam ufuklarına taşıdığını gösteren berrak bir an bu. Çünkü çoğu zaman “durmak” ile “beklemek”i aynı tecrübenin iki biçimi zannederiz. Oysa biri, diğerinin sessiz karşıtı olarak konumlanır.

Modern dünyanın en büyük yanılgısı da tam burada başlar: hareket etmediğimiz her anı “kayıp” olarak nitelendirmesi. Oysa hayatın ritmi sadece ilerlemekten değil, aynı zamanda o duraksamalardaki sessiz notalardan oluşur. Bu noktada karşımıza iki farklı hâl çıkar: Beklemek ve durmak. Dışarıdan bakıldığında her ikisi de hareketsizliği simgelese de, ruhsal düzlemde biri bir hapishane, diğeri ise bir özgürlük alanıdır.

Beklemek, zamana doğru eğilmiş bir bilinç hâlidir. Geleceğe yöneliktir; içinde ihtimal, beklenti ve vaad taşır. Bekleyen insan, henüz vuku bulmamış olana bağlanır. Bu bağ, çoğu zaman ince bir kaygıyı da beraberinde getirir: bir merak, bir endişe, bir belirsizlik duygusu… Zihin ihtimaller üretir, kalp ise henüz gelmemiş olana doğru gerilir. Beklemek, zihnin bugünü terk edip henüz yaşanmamış bir ana demir atmasıdır. Bekleyen kişi, içinde bulunduğu anı bir engel, bir “geçiş koridoru” olarak görür. Gözler hep kapıda, kulaklar hep telefondadır. Beklemek eyleminde bir teslimiyet vardır; mutluluğunuzun anahtarını bir başkasının gelişine, bir haberin ulaşmasına veya bir olayın gerçekleşmesine teslim edersiniz. Bu yüzden beklemek yorucudur; insanı geleceğin belirsizliğiyle, şimdinin boşluğu arasında gerer.

Durmak ise bu gerilimin çözülmesidir. Zamandan çekilmek gibidir. Ne geçmişe yaslanır ne de geleceğe uzanır. Sadece şimdiye çöker. Durmak, bir varış değil, bir varoluş biçimidir. Beklemekten farklı olarak, durmak dışarıya değil, içeriye odaklanmaktır. Koştuğumuzda manzara sadece bir renk bulutuna dönüşürken, durduğumuzda yaprağın damarlarını, rüzgârın serinliğini ve kendi kalbimizin atışını fark ederiz. Durmak, insanın kendi kalbinin ritmini duymasıdır; telaşsız, umarsız ve beklentisiz bir hâl… Bir tür “dinelmek”tir belki; fakat yorgunluktan değil, idrakten doğan bir dinelmek. Bu yüzden “Beklemiyorum, duruyorum” cümlesi, modern insanın ruh hâlini teşhis eden kısa ama yoğun bir itiraf gibi okunabilir.

Bugün insanlığın büyük bir kısmı bekliyor. Daha iyi bir iş, daha huzurlu bir ülke, daha adil bir dünya, daha anlamlı bir hayat… Herkes bir eşikte, bir yol ağzında. Fakat bu bekleyiş giderek bir tür kronik ertelenmeye dönüşmüş durumda. Beklenen şeyler ya gelmiyor ya da geldiğinde beklenilen şey olmadığı anlaşılıyor. Çünkü modern........

© Milli Gazete