menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Önder Özden yazdı: Güç hazzı peşinde günahın performansı

16 0
31.01.2026

Önder Özden, “Güç hazzı peşinde günahın performansı” başlıklı yazısında, çevre tahribatını, kayırmacılığı ve siyasi yalanları yalnızca “yanlış” olarak değil, iktidarın sergilenmesinden haz alan performatif bir kötülük biçimi olarak ele alıyor. Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramından hareketle, günümüzde kötülüğün cezasızlıkla beslenen teatral bir güce dönüştüğünü ve ancak bu oyuna katılmayı reddedenlerin döngüyü kırabileceğini savunuyor.

Gücün ve iktidarın ifade ediliş biçimi, ürpertici derecede şeffaf bir hal almış durumda, özellikle içinde yaşadığımız topraklarda. Örneğin çok tanınmış bir profesör, zenginlik, büyüme ve güç için gerekliyse dünyanın kirletilmesinin kabul edilebilir olduğunu açıkça savunabiliyor. Bu saygıdeğer profesörün mantığına göre daha fazla linyit yakmak, daha fazla linyit santrali kurmak, havayı, suyu ve toprağı feda etmek tamamen makul.

Bu santrallerin çevresinde hayatlarını sürdüren ve akciğer hastalıkları, kanser, kronik rahatsızlıklar çeken insanların yaşadıkları ise neredeyse hiç hesaba katılmıyor. Onların hayatları, ilerlemenin kaçınılmaz ama kabul edilebilir bedelleri olarak görülüyor.

Bu dünya görüşünde önemli olan, insanlara ya da doğaya verilen zarar değil; ekonomik büyüme ve ulusal güç gibi soyut imgeler. Eğer Türkiye, dünyanın en büyük kirleticilerinden biri olan Amerika Birleşik Devletleri kadar güçlü olabilirse, kirlilik neredeyse bir onur nişanına dönüşüyor. Zarar, güç göstergesi olarak normalleştiriliyor, hatta kutlanıyor.

Bu, bilgisizlik hali ya da bilgiden yoksunluk değil aksine acıyı bilinçli bir şekilde görmezden gelme, gücü her şeyin önüne koyma tercihi.

Benzer bir mantığı, nepotizmi açıkça ve gururla savunan siyasi temsilcilerin sözlerinde ve eylemlerinde de görüyoruz. Örneğin bir AKP temsilcisi, akrabalarını ve kendi partililerini devlet kadrolarına yerleştirmekten büyük bir memnuniyetle söz ediyor; liyakati, ehliyeti ya da işsiz ve çok daha nitelikli binlerce insanı tamamen hiçe sayarak.

Burada bir mahcubiyet yok. Bunun bir istisna ya da zorunluluk olduğu iddia edilmiyor. Tam tersine, bunu yapabilmenin verdiği sevinç, tatmin, hatta gurur sergileniyor.

Sorun yalnızca yapılan yanlış — yolsuzluk, kayırmacılık, adaletsizlik — değil; bu yanlışın sergilenme biçimi. Bu eylemler gizlenmiyor, inkar edilmiyor. İlan ve teşhir ediliyor. Mesaj çok açık: bunu yapabiliyoruz ve yapıyoruz, çünkü iktidardayız. Başkalarının çektiği acı, topluma verilen zarar, adaletsizlik umursanmıyor. Yani söz konusu olan gizli saklı işlenen bir “günah” değil; aksine, yapılan kötülükle açıkça gurur duyulan bir meydan okuma hali.

Ancak, tüm bu yıkıcı ağırlığına rağmen, bu kötülük aslında oldukça “sığ”. Tamamen hayatta kalma güdüsüne, kişisel çıkara ve derin bir özgüven sarhoşluğuna dayanıyor. Kendi çıkarlarını her şeyin önüne koyarken, geride kalan her şeyi yok sayıyorlar. Görünen o ki, gücün gölgesinde kendilerini o kadar güvende........

© Medyascope