KUZEY KIBRIS’TA EĞİTİM, KALKINMA, KENT VE İNSAN ÜZERİNE
Kuzey Kıbrıs'ın Geleceğini Yeniden Düşünmek
Bazen geleceği düşünmek için rakamlara bakmak gerekir.
Ama bazen rakamlardan başımızı kaldırıp ufka bakmak daha önemlidir.
2026 YKS sonuçlarının ardından Kuzey Kıbrıs üniversitelerindeki doluluk oranları yeniden tartışılıyor. Açıklanan d,15'lik oran elbette üzerinde durulması gereken bir göstergedir. Ancak bugün birçok kişinin yaptığı bu tartışmayı bir kez daha tekrarlamak yerine, yıllardır dile getirdiğim daha temel bir meseleye dönmek istiyorum.
Çünkü bana göre asıl soru, üniversitelerimizin bu yıl kaç öğrenci aldığı değildir.
Kuzey Kıbrıs, yükseköğretimi geleceğinin neresine yerleştirmektedir?
Bu soruya vereceğimiz cevap yalnızca üniversitelerimizin geleceğini değil; ekonomimizin, kentlerimizin, kültürümüzün ve nihayetinde toplumumuzun geleceğini de belirleyecektir.
Çünkü yükseköğretim artık yalnızca bir eğitim meselesi değildir.
Yükseköğretim, bir kalkınma meselesidir.
Ve daha da önemlisi, bir insan yetiştirme meselesidir.
Küçük bir ada, büyük bir imkân
Kuzey Kıbrıs'ın ekonomik yapısını gerçekçi biçimde değerlendirmek zorundayız.
Küçük ölçekli tarımsal üretimimiz ve tarıma dayalı sanayi potansiyelimiz var.
Hizmet sektörümüz var.
Geliştirebileceğimiz teknoloji, sağlık, enerji ve girişimcilik alanlarımız var.
Ama bütün bunların yanında yıllar içerisinde oluşturduğumuz ve belki de yeterince stratejik değerlendiremediğimiz başka bir büyük birikimimiz bulunuyor:
Üstelik yükseköğretimin diğer ekonomik alanlardan çok önemli bir farkı vardır.
Üniversite yalnızca kendi yarattığı ekonomik değerle sınırlı değildir.
Üniversite, diğer sektörlerin yaratabileceği katma değeri de yükseltebilir.
Tarımı bilimle buluşturabilir.
Turizmi kültür ve teknolojiyle zenginleştirebilir.
Sağlık hizmetlerinin niteliğini geliştirebilir.
Enerji politikalarına bilimsel temel sağlayabilir.
Dijital dönüşümü hızlandırabilir.
Yeni girişimlerin doğmasını sağlayabilir.
Kültürel mirasın korunmasına ve yeniden üretilmesine katkıda bulunabilir.
Kentlerin gelişmesine öncülük edebilir.
Ve bütün bunların ötesinde toplumun düşünsel kapasitesini büyütebilir.
İşte tam bu nedenle yükseköğretimi Kuzey Kıbrıs'ın ulusal kalkınma mimarisinin merkezine yerleştirmek gerektiğini düşünüyorum.
Çünkü küçük toplumların en büyük sermayesi büyüklükleri değildir.
Yıllardır söylediğim gibi:
Kalkınmanın temeli insandır.
İnsanı geliştirmenin en güçlü yolu ise eğitimdir.
Üniversiteyi değil, ülkenin geleceğini planlamak
Bu noktada yükseköğretimin yönetim biçimini yeniden düşünmemiz gerekiyor.
Bugüne kadar yükseköğretimi çoğu zaman üniversite sayıları, açılan programlar, kontenjanlar, öğrenci sayıları ve denetim süreçleri üzerinden konuştuk.
Oysa bunların üzerinde bir başka alan vardır:
2035'te nasıl bir yükseköğretim sistemi istiyoruz?
2040'ta hangi bilim alanlarında öne çıkmak istiyoruz?
Kuzey Kıbrıs hangi alanlarda bir eğitim ve araştırma merkezi olabilir?
Üniversitelerimizin birbirlerinin benzeri kurumlar olmaları mı gerekir, yoksa farklı alanlarda uzmanlaşmaları mı?
Hangi ülkelerden öğrenci çekmek istiyoruz?
Daha önemlisi, o ülkelerin gelecekte hangi niteliklerde insan gücüne ihtiyacı olacak?
Mezunlarımız dünyanın neresinde çalışabilecek?
Araştırmalarımız hangi toplumsal ve ekonomik problemlere çözüm üretecek?
Bunlar tek tek üniversitelerin cevaplayabileceği sorular değildir.
Bunlar devlet politikası gerektirir.
Bu nedenle yükseköğretimin kamu yönetimindeki konumunun yeniden ele alınmasının zamanı gelmiştir.
Bir Eğitim, Bilim, Kültür ve Yükseköğretim Bakanlığı modeli tartışılabilir.
Ya da yükseköğretimin stratejik planlamasını üstlenecek güçlü bir Yükseköğretim Müsteşarlığı oluşturulabilir.
Başka modeller de geliştirilebilir.
İsim üzerinde tartışabiliriz.
Ama ihtiyaç üzerinde artık çok fazla tartışmamamız gerekir.
Yükseköğretim günlük hükümet politikalarının değil, uzun vadeli devlet politikasının konusu olmalıdır.
Eğitim Bakanlığı mı, eğitim politikası mı?
Aslında burada daha büyük bir zihinsel dönüşüme ihtiyacımız var.
Eğitimi yeniden tanımlamak zorundayız.
yüzyılda bir Eğitim Bakanlığı'nın temel görevi yalnızca okul yapmak, sınıfların eksikliklerini gidermek, sıra ve sandalye temin etmek, taşımacılığı düzenlemek, öğretmen atamak, maaş ödemek, boya-badana yapmak veya zaman zaman hizmet içi eğitim düzenlemek değildir.
Bütün bunlar gereklidir.
Ama bunlar eğitim yönetiminin lojistiğidir.
Eğitim politikası bundan çok daha büyük bir şeydir.
Çünkü eğitim bugün artık okul öncesinde başlayıp üniversite diplomasıyla sona eren bir dönem değildir.
Doğumdan ölüme uzanan bir öğrenme sürecidir.
Yükseköğretim vardır.
Mesleki gelişim vardır.
Yeniden beceri kazanma vardır.
Kültürel gelişim vardır.
Dijital okuryazarlık vardır.
Yaşlılıkta öğrenme vardır.
Kısacası yaşam boyu öğrenme vardır.
Dolayısıyla eğitim politikası ile bilim politikasını, bilim politikası ile kültürü, kültür ile teknolojiyi, teknoloji ile demokrasiyi birbirinden kopararak 21. yüzyılın eğitim sistemini kuramayız.
Avrupa bize aslında ne söylüyor?
Avrupa'daki yapılanmalara baktığımızda önemli bir şey görüyoruz.
Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi bünyesindeki Kültür, Bilim, Eğitim ve Medya Komitesi eğitimden yükseköğretime, kültürel mirastan bilim ve teknolojiye, akademik özgürlükten medya ve ifade özgürlüğüne kadar geniş bir alanı birlikte değerlendiriyor.
Bu yaklaşım tesadüf değildir.
Çünkü eğitim yalnızca bilgi aktarma işi olarak görülmüyor.
Eğitimin demokrasiyle, insan haklarıyla, kültürle, etikle ve yurttaşlıkla ilişkisi kuruluyor.
Avrupa Konseyi'nin 2024–2030 Eğitim Stratejisi de bunun çok açık bir örneğidir.
Stratejinin merkezinde eğitimin demokratik ve yurttaşlık misyonunun yenilenmesi, toplumsal sorumluluğunun güçlendirilmesi ve insan hakları temelli dijital dönüşüm bulunmaktadır.
Yani çağdaş eğitim politikasının sorusu yalnızca,
“Çocuğa veya gence ne öğreteceğiz?”
“Nasıl bir insan ve nasıl bir yurttaş yetiştireceğiz?”
Bugün Avrupa Konseyi eğitimde demokratik kültür yeterliklerini, akademik özgürlüğü, etik ve şeffaflığı, kültürlerarası diyaloğu, dijital yurttaşlığı ve yapay zekâ okuryazarlığını aynı büyük çerçeve içerisinde tartışıyor.
Teknolojinin nasıl kullanılacağından önce insanın konumu tartışılıyor.
Etik, bilişsel, kültürel, toplumsal ve demokratik sonuçlar teknolojik becerilerden ayrı düşünülmüyor.
Bu bize önemli bir şey söylüyor:
Teknolojik olarak gelişmek ile insani olarak gelişmek aynı şey değildir. Eğitim politikasının görevi ikisini buluşturmaktır.
Ortak vizyon, farklı yollar
Avrupa'nın eğitim yaklaşımında üzerinde düşünmemiz gereken önemli bir ilke daha vardır.
Ortak hedefler belirlenebilir.
Kalite göstergeleri oluşturulabilir.
Yeterlik çerçeveleri geliştirilebilir.
Diplomaların karşılıklı tanınması kolaylaştırılabilir.
Akademik işbirliği ve hareketlilik teşvik edilebilir.
Ama bütün bunlar ülkelerin eğitim sistemlerinin birbirinin kopyası olması gerektiği anlamına gelmez.
Avrupa Birliği'nin eğitim alanındaki yaklaşımında da eğitim sistemlerinin içeriği ve örgütlenmesinde ülkelerin sorumluluğu ile kültürel ve dilsel çeşitliliğin korunması........
