Duvarlar: Hafızanın sessiz kâtipleri
Yüz yıl arayla iki ayrı anlatıcının anlattığı hikâyelerde, neredeyse aynı duvara çarptım ben. Soluk, kirli ve soğuk duvarların üstüne kazınmış hakikatin hikâyesiydi anlatılan. Ve o duvarlar, acının, gurbetin, çaresizliğin, sevdanın sessiz kâtipleri olarak karşımda duruyorlardı.
Tam tamına yüz yıl arayla. 1922’de Faruk Nafiz Çamlıbel, üç günlük bir yolculukla Adana’dan Kayseri’ye giderken, Anadolu’nun savaştan çıkmış yorgun coğrafyasını, yoksulluğunu, kederli insanlarını konakladığı hanların, kirli ve solgun duvarlarına çizilmiş resimler ve yazılmış şiirlerin izini sürerek anlamaya çalışmış, 1925’te Han Duvarları şiiri ile de bize aktarmıştı.
Yüz yıl sonra, 2022’de Akın Olgun; Rodos adasındaki kısa mahpusluğunda, savaştan, yokluktan, yoksulluktan, zulümden kaçarak mülteci olanların ve o mültecileri taşırken Yunanistan devleti için bir nefret objesine dönüşen “kaptanların” gerçeğini yine duvarlara çizilen ve yazılanların eşliğinde hikâyeleştirip, 2025’te Tahtakuruları ve Kargalar Meclisi kitabıyla anlatıyor bize.
İnsanı, kendi ihtirasları için harcanacak malzemeden öte görmeyen birkaç İttihatçı paşanın ve onların benzeri muarızlarının kan gölüne çevirdiği coğrafyada Maraşlı Şeyhoğlu’nun trajedisi karşılar bizi hanların duvarlarında:
“On yıl var ayrıyım Kınadağı’ndan
Baba ocağından yar kucağından
Bir çiçek dermeden sevgi bağından
Huduttan hududa atılmışım ben”
Yaylı bir at arabasıyla geçilen yollarda, memleketin üstüne sinmiş puslu havayı hissederiz şiirin dizelerinde. Faruk Nafiz, bir şairin inceliğiyle çizer manzarayı, bağırmadan,........
