Vicdanın safı: Oko’nun yanı Hayırsız Ada’nın karşısı
Türkiye’de sokak köpeklerinin toplatılması yeniden gündemde. Bu konuya daha erken değinmem gerekirken, hem Demokratik Toplum ve Barış Süreci’ne dair yaşanan kritik gelişmeler hem de ülkenin yoğun siyasal gündemi nedeniyle gecikmiş oldum. Ancak bazı meseleler vardır ki gecikmiş olmak susmayı meşrulaştırmaz. Aksine, gecikmiş her söz, biraz daha ağır bir sorumluluk taşır. Bu yazı, böyle bir sorumluluğun ifadesidir.
Bu satırları yalnızca sokak köpekleri için değil, doğadaki tüm canlılar adına, bir özeleştiri ve bir çağrı olarak kaleme alıyorum. Çünkü mesele yalnızca hayvanların değil insanlığın kendisinin sınandığı bir eşiğe dönüşmüş durumda.
Tarihin utanç sayfalarından biri olan 3 Haziran 1910 Hayırsız Ada katliamını hatırlamak gerekir. İstanbul’un sokaklarından toplanan on binlerce köpek, Sivri Ada’ya sürülerek açlık, susuzluk ve çaresizlik içinde ölüme terk edildi. Günlerce, haftalarca süren o feryatlar, yalnızca köpeklerin değil, insanlığın da çöküşünün sesiydi. Bugün yeniden benzer uygulamaların konuşuluyor olması, sadece bir yönetim tercihi değil tarihsel hafızayla bağın kopmasıdır. Oysa hafıza, yalnızca geçmişi hatırlamak için değil, aynı hataları tekrar etmemek içindir.
Bugün “toplatma” adı altında yürütülmek istenen politikalar, barınaklara götürülme söylemiyle meşrulaştırılmaya ve masumlaştırılmaya çalışılıyor. Oysa bu süreci yakından takip eden herkes, bunun ne anlama geldiğini gayet iyi bilir. Yakın dönemde “barınağa götürüldü” denilen köpeklerin toplu şekilde katledildiğine dair haberler, barınakların içinde işlenen barbar cinayetler, en basit bir aramayla dahi gözler önüne serilmektedir. Zehirli etlerle öldürmeler, açlığa ve susuzluğa mahkûm etme, yaşamın en kutsal eylemi olan bir lokmayı bile dehşetli bir ölümün aracı haline getirme… Bunların hiçbiri “koruma” değildir, bunlar ancak vicdandan arınmış bir zihniyetin ürünüdür.
Bu vahşet için öne sürülen gerekçelerin hiçbiri, bu tarihsel utancı açıklamaya yetmez. Birkaç sokak köpeğinin insanlara verdiği zarar üzerinden bir şehirdeki, hatta bir ülkedeki tüm köpeklerin cezalandırılması; tek bir insanın işlediği suçtan ötürü tüm bir toplumu cezalandırmakla aynı mantığa dayanır. Bu, açık ve net bir şekilde bir yok etme zihniyetidir.
Nasıl ki birkaç kişinin işlediği suç üzerinden bütün bir halkı hedef almak, tarih boyunca insanlığı felakete sürükleyen bir soykırım mantığıysa; birkaç köpeğin neden olduğu olayları gerekçe göstererek tüm köpekleri ölüm kamplarına doldurmak ya da sistematik biçimde yok etmeye yönelmek de aynı zihniyetin başka bir tezahürüdür. Bu, yalnızca yanlış değil tehlikeli........
