menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Beyaz perdeden barış tülbentlerine: Rol yapmayan bir çınarın ardından

16 0
thursday

Geçtiğimiz cuma günü, bu toprakların en hakiki, en tavizsiz anıtlarından birini, Kadir İnanır’ı sonsuzluğa uğurladık. Ölümünün ardından farklı dünya görüşlerinden, farklı mahallelerden pek çok yazı kaleme alındı. Kanımca bir o kadar daha yazılsa, kelimeler sıraya dizilse yine de azdır. Çünkü o; sanatsal üretinin ve siyasi duruşun bir potada eridiği, hakiki bir saygının zirvesiydi. Sahteliğe, iki yüzlülüğe, kötülüğe ve her türden samimiyetsizliğe karşı hayatı boyunca yapılmış açık bir meydan okuyuştu. Emekle, alın teriyle, bilinçle ve sarsılmaz bir vicdanla yoğrulmuş bir çınardı o.

Bizler, onda sadece bir aktör görmedik; her birimiz kendi idealize kahramanlıklarımızı, olmasını istediğimiz o adil dünyayı gördük. Beyaz perdede canlandırdığı her karakter, aslında ruhumuzun ayrı bir parçasının temsiliydi. Sevdayı, kavgayı, mertliği, dürüstlüğü, zulme ve haksızlığa geçit vermez o mağrur meydan okuyuşu ondan öğrendik. Her tavrımızda, içselleştirdiğimiz o karakterlere benzeme gayretindeydik. Sonraki zamanlarda çıplak gözle tanıklık ettik ki; meğer onun gerçek karakteri, perdede idealize ettiğimiz tüm o kahramanların toplamından bile daha büyükmüş…

O, filmlerinde bize rol kesmiyordu; tırpan yemiş yaralı yaşamlara yeniden hayat üflüyordu. Bu yüzden sahip olmadığımız, yoksunluğunu çektiğimiz ne varsa onda tamamlıyor; bize bıraktığı her bir umut karesini yaşama tutunacak birer dal kılıyorduk. Büyük bir yürek, zehir zemberek bir bakış, iki çatık kaş… Oyunda, kavgada, aşkta olmaya çalıştığımız şey hepi topu buydu işte. Gizemin ve erdemin formülü bizim için bu kadar basitti. Onlarca kitap okuyarak değil, onun o sahici dünyasını taklit ederek öğrendik hayatı. Çok şey öğrendik ondan, çok…

1987 yılının kışıydı. Karlı ve dondurucu bir akşamda, Bingöl caddeleri buza kesmişti, adım atmak ne mümkün! On-on iki yaşlarında beş altı çocuk, buz üstünde düşe kalka yola koyulmuştuk. Geri dönüşte evde sağlam bir fırça yiyeceğimiz kesindi ama her şeyi göze alarak karanlıkta zorlu bir yürüyüşe çıkmıştık. Şehrin o eski, emektar ve tek oteline varacaktık. Kadir İnanır oradaymış diye duymuştuk; bir olasılığa, bir rüyaya doğru yürüyorduk. Heyecanımız tarifsizdi; ne de olsa oyunlarımızın vazgeçilmez idolünü, hayatımızda ilk kez bir “ünlüyü” görmenin getireceği o büyülü ayrıcalığı yaşayacaktık.

Görmek dediysem, öyle uzaktan bir göz ilişmesi bile yeterdi bize; fazlasını istemezdik. Ertesi gün mahallede atacağımız havanın, satacağımız cakanın hadi hesabı olmazdı! Katırcılar filminin çekildiği yıldı ve 11 yaşındaki bir çocuğun gözünde dünya, sadece o otelin etrafında dönmekteydi. Sabah akşam otelin önü hıncahınç doluydu; yorgun otel, alışık olmadığı bir kalabalığa ev sahipliği yapıyordu. Gün içinde Bingöl dağlarına çekimlere gidiliyordu; küçücük bir aralıkta gördün gördün, yoksa kim ne anlatırsa ona tabisin…

Eski otelin buğulu camı, içeriyi görebilmek umuduyla kendisine yaslanmış, irili ufaklı el izleriyle doluydu. Küçücük ellerimizle biz de yaslanmıştık o cama. Çok geçmeden tuhaf bir hareketlilik dalgalandı kalabalığın arasında: “Açılın, Kadir Abi geliyor!”

Kapı........

© İlke TV