menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Tapu Sicilinin Tutulmasında Devletin Kusursuz Sorumluluğu ve Yargıtay Uygulamaları

16 0
18.03.2026

Taşınmaz mülkiyetine ilişkin hukuki güvenliğin en güçlü dayanaklarından biri tapu sicilidir. Modern özel hukuk sistemlerinde tapu sicili, yalnızca kayıtların tutulduğu teknik bir envanter değil; mülkiyet hakkının aleniyetini, üçüncü kişilere karşı ileri sürülebilirliğini ve en önemlisi de hukuki işlem güvenliğini teminat altına alan kurumsal bir güvencedir. Ne var ki, bu güven mekanizmasının işlemesi, sicilin doğru tutulmasına bağlıdır. Sicilin gerçeğe aykırı şekilde oluşması yahut tutulması halinde, çoğu zaman telafisi güç, hatta kimi durumlarda aynen iadesi imkânsız zararlar doğmaktadır.

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1007. maddesi tam da bu noktada devreye girer ve açık bir biçimde, “Tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan Devlet sorumludur” hükmünü öngörür. Bu düzenleme, klasik anlamda kusura dayalı sorumluluk rejiminin ötesinde, tapu siciline duyulan kamusal güvenin korunmasına yönelmiş ağırlaştırılmış bir objektif sorumluluk alanı yaratmaktadır. Doktrin ve yargı kararlarında bu sorumluluğun “kusursuz sorumluluk”, “tehlike sorumluluğu” ve “ağırlaştırılmış objektif sorumluluk” olarak nitelendirilmesi tesadüf değildir. Zira burada Devlet, yalnızca kendi görevlilerinin bireysel kusurundan değil, bizzat kurup işlettiği sicil sisteminin doğurduğu tehlikeden sorumlu tutulmaktadır.

Uygulamada bu hükmün en görünür hale geldiği alanlar ise sahte vekâletnameyle yapılan devirler, sahte kimlik kullanılarak gerçekleştirilen tapu işlemleri, gerçeğe aykırı mirasçılık belgeleri, yanlış yüzölçümü tespitleri, kadastro kaynaklı nitelik hataları ve orman vasfı sebebiyle sonradan iptal edilen tapulardır. Bu vakalarda sorun, salt bir memur hatasından ibaret olmayıp, kişilerin tapu siciline güvenerek kurdukları mülkiyet düzeninin sonradan çökmesidir. Dolayısıyla TMK m. 1007, yalnızca bir tazmin normu değil; aynı zamanda mülkiyet hakkının kurumsal güvencesini tamamlayan bir koruma mekanizmasıdır.

I. TMK m. 1007’nin Hukuki Niteliği ve Yargı Yolu

TMK m. 1007’de öngörülen sorumluluk, idarenin genel hizmet kusuru rejiminden ayrılır. Burada söz konusu olan, idarenin kamu hizmetini kötü işletmesinden kaynaklanan klasik bir idare hukuku sorumluluğu değil; özel hukuk alanında, tapu siciline tanınan güvenin Devlet eliyle korunmasının doğal sonucudur. Bu nedenle uyuşmazlıklar idari yargıda değil, adli yargıda; Hazine aleyhine açılacak davalarla Asliye Hukuk Mahkemelerinde görülür.

Bu ayrım uygulamada önemlidir. Zira çoğu kez ilk bakışta “tapu müdürlüğünün hatalı işlemi” şeklinde görülen olaylarda, yanlış yargı yoluna başvurulması hak kaybına yol açabilmektedir. Oysa yerleşik içtihat, tapu müdürü veya memurunun kusurlu olup olmamasından bağımsız olarak, tapu sicilinin tutulmasında kişilerin malvarlığı menfaatlerini koruyan hukuk kurallarına aykırı davranılmış olmasının Devletin sorumluluğu için yeterli olduğunu kabul etmektedir. Kusur, zarar görene karşı dış ilişkide değil; ancak Devletin kendi personeline yönelteceği rücu aşamasında önem taşır.

Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 13.06.2018 tarihli, 2017/2025 E., 2018/1189 K. sayılı kararı ile Anayasa Mahkemesinin 20.07.2017 tarihli kararı, TMK m. 1007 kapsamındaki sorumluluğun kusursuz sorumluluk rejimi içinde değerlendirilmesi gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır. Aynı doğrultuda, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun E. 2018/5-480, K. 2021/1182 sayılı kararında da, bu tür uyuşmazlıkların idari yargıda değil, adli yargıda çözümleneceği vurgulanmıştır.

II. Devletin Sorumluluğunun Şartları

TMK m. 1007’ye dayalı tazminat sorumluluğunun doğabilmesi için üç temel unsurun birlikte gerçekleşmesi gerekir: tapu sicilinin tutulmasında hukuka aykırı bir işlem yahut eksiklik, bir zarar ve hukuka aykırılık ile zarar arasında uygun illiyet bağı.

Bu çerçevede öncelikle sicilin tutulmasına ilişkin hukuka aykırı bir olgu bulunmalıdır. Bu hukuka aykırılık, yalnızca yanlış tescilden ibaret değildir; terkin, şerh, beyan, yüzölçümü yazımı, cins tashihi veya kadastro tespiti safhasında yapılan hatalar da bu kapsamdadır. İkinci unsur, gerçek ve kesinleşmiş bir zararın doğmasıdır. Eğer hak sahibi hâlen tapu kaydının düzeltilmesini sağlayabiliyor yahut mülkiyet kaybı henüz kesinleşmemişse, Hazinenin tazmin sorumluluğundan söz etmek için erken davranılmış olur. Üçüncü unsur ise illiyet bağıdır. Uygun nedensellik bağı, özellikle sahte belgelerle yapılan işlemler bakımından tartışma konusu olmakta; ancak Yargıtay çoğu durumda, tapu dairesinde yapılan işlem zarar zincirinin merkezi halkasını oluşturduğu sürece illiyet bağının kesilmediği sonucuna ulaşmaktadır.

1. Yolsuz tescil ve sicile güven ilkesi

TMK m. 1007 uygulamasının omurgasını “yolsuz tescil” olgusu oluşturur. Gerçek hak durumuna uymayan her tescil, özü itibarıyla yolsuz tescildir. Tapu siciline güvenerek işlem yapan kişi açısından asıl mesele, kaydın görünürde hukuka uygun fakat maddi gerçeğe aykırı olmasıdır. Bu aykırılık, mülkiyetin irade dışı el değiştirmesine yahut hak sahibinin sonradan tapusunu kaybetmesine neden olduğunda, sicile güven ilkesi bir yandan üçüncü kişileri korurken, öte yandan asıl malik bakımından TMK m. 1007’nin tazmin korumasını gündeme getirir.

2. Sahte vekâletname, sahte kimlik ve gerçeğe aykırı mirasçılık belgesi

Uygulamada en sık karşılaşılan örneklerden biri, sahte vekâletname ile taşınmaz devridir. Malik adına düzenlenmiş görünen sahte vekâletnameyle işlem tesis edilmesi, çoğu zaman sahte nüfus cüzdanı veya başka kimlik belgeleriyle desteklenmektedir. Benzer şekilde, gerçeğe aykırı mirasçılık belgesine dayanılarak yapılan intikaller ve devamındaki devirler de ciddi mülkiyet kayıplarına yol açmaktadır.

Bu tür durumlarda kimi zaman “üçüncü kişinin ağır hilesi” nedeniyle illiyet bağının kesildiği ileri sürülse de, Yargıtay’ın ağırlıklı yaklaşımı bunun aksinedir. Çünkü zarar, nihayetinde tapu dairesinde........

© Hukuki Haber