menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yargı Tepkiyi Belirler: Stoacı Felsefe Açısından Avukatlıkta Zihinsel Hâkimiyet

12 0
13.06.2026

“Eğer dışarıdaki bir şey sende ıstıraba sebep oluyorsa, şeyin kendisini değil, o şey hakkındaki yargını dikkate almalısın. Yok edebileceğin şey de o yargı zaten.” Marcus Aurelius, Düşünceler

Avukatlık mesleği, yalnızca hukuk bilgisiyle sürdürülen teknik bir faaliyet değildir. Avukat, her gün insan öfkesiyle, kaygısıyla, korkusuyla, haksızlık duygusuyla, aceleciliğiyle ve belirsizlik karşısındaki tahammülsüzlüğüyle temas eder. Müvekkilin beklentisi, hâkimin tavrı, savcının iddiası, karşı taraf vekilinin üslubu, dosyanın ağırlığı, duruşmanın gerginliği ve yargılamanın belirsizliği avukatın zihinsel alanına sürekli müdahale eder. Bu nedenle avukatlık, dış dünyada olup bitenlere verilen tepkileri yönetme sanatıdır. Hukuki bilgi bu sanatın yalnızca bir parçasıdır. Diğer parça, avukatın kendi iç dünyasında olup biteni fark edebilmesi, olay ile olay hakkındaki yargısını birbirinden ayırabilmesi ve tepkisini bu ayrım üzerinden biçimlendirebilmesidir.

Stoacı felsefenin temel önermelerinden biri burada avukatlık bakımından son derece verimli bir imkân sunar: İnsanları sarsan şey, olayların kendisi değil, olaylara ilişkin yargılarıdır.

Epiktetos’un klasik ifadesiyle, insanları rahatsız eden şeyler değil, şeyler hakkındaki kanaatleridir. Bu cümle, basit bir moral öğüt değildir. Aksine insan davranışını, duygu yönetimini, mesleki vakarını ve kriz anındaki muhakemesini anlamak bakımından güçlü bir psikolojik ve etik ilkedir. Avukatlık bakımından bu ilke şu şekilde yeniden kurulabilir: Avukatı sarsan şey çoğu zaman duruşmadaki söz, müvekkilin tepkisi, mahkemenin ara kararı veya karşı tarafın hamlesi değildir; avukatın bunlara yüklediği anlamdır.

Bu anlam bazen haklıdır, bazen abartılıdır, bazen de bütünüyle yanıltıcıdır. Stoacı avukatın mesleki olgunluğu da burada başlar: Olayı inkâr etmez; fakat olayın zihninde aldığı biçimi de sorgulamadan kabul etmez.

I. Stoacı Ayrım: Olay, Yargı ve Tepki

Stoacı düşüncede dış olaylar doğrudan bizim denetimimizde değildir. Başkalarının sözleri, mahkemenin tavrı, dosyanın hangi hâkime düştüğü, müvekkilin kişilik yapısı, karşı tarafın saldırgan üslubu, yargılamanın uzaması veya kamusal atmosfer bizim irademize bağlı değildir. Buna karşılık bu olaylar karşısında kurduğumuz iç yargı, verdiğimiz anlam, seçtiğimiz tepki ve sürdürdüğümüz mesleki duruş bizim alanımıza girer.

Stoacı düşünce, hayatı iki aşamalı değil, üç aşamalı görür: Önce olay vardır; ardından olay hakkında bir yargı oluşur; en sonunda da bu yargıya bağlı bir tepki ortaya çıkar. Çoğu insan, olay ile tepki arasındaki bu orta halkayı fark etmeden yaşar. Bir söz duyulur ve öfke gelir. Bir karar verilir ve umutsuzluk doğar. Bir müvekkil panikler ve avukat da gerilir. Oysa Stoacı dikkat tam bu ara bölgeye yönelir: “Ben şu anda neye tepki veriyorum? Olaya mı, yoksa olay hakkında zihnimde kurduğum cümleye mi?”

Bu ayrım avukatlıkta yaşamsaldır. Çünkü avukat, sürekli olarak kendi denetim alanı ile denetimi dışındaki alanı karıştırma riskiyle karşı karşıyadır. Mahkemenin ne karar vereceği avukatın tümüyle denetiminde değildir; fakat hangi hukuki argümanı kuracağı, hangi delili öne çıkaracağı, hangi cümleyi tutanağa geçireceği, hangi anda susacağı, hangi anda itiraz edeceği ve hangi üslupla konuşacağı avukatın mesleki denetim alanındadır. Stoacı avukat, dış dünyayı kontrol edeceği yanılsamasıyla değil, kendi muhakemesini, üslubunu ve tepkisini yönetme sorumluluğuyla hareket eder. Bu, pasiflik değildir; enerjinin doğru yere yöneltilmesidir.

II. Tepkinin Kaynağı: Olay mı, Anlam mı?

Avukatlık pratiğinde birçok mesleki gerilim, olayın kendisinden çok olaya verilen anlamdan kaynaklanır. Hâkimin kısa bir sözü, avukat tarafından “beni dinlemiyorlar” şeklinde yorumlanabilir. Savcının sert mütalaası, “dosya bitmiş” duygusuna yol açabilir. Müvekkilin telaşlı telefonları, “bana güvenilmiyor” yargısına dönüşebilir. Karşı taraf vekilinin saldırgan üslubu, “kişisel bir saygısızlık” olarak algılanabilir.

Oysa bu olayların her biri tek başına henüz bir mesleki kriz değildir. Krizi çoğu zaman avukatın zihninde kurduğu ikinci cümle yaratır.

Bu ikinci cümle şudur:

“Bana bunu yapamazlar.”

“Bu dosya artık kaybedildi.”

“Mahkeme zaten kararını vermiş.”

“Müvekkil beni anlamıyor.”

“Karşı taraf vekili beni küçük düşürmeye çalışıyor.”

Bu cümleler, olay ile tepki arasına giren zihinsel yargılardır. Stoacı bakış, avukatı tam da bu ara bölgede durmaya davet eder. Tepki vermeden önce yargıyı incelemek gerekir. Çünkü yanlış yargı yanlış tepkiyi, yanlış tepki de yanlış mesleki stratejiyi doğurur.

Epiktetos’un “Ağlamalar, sızlanmalar nedir? Yargı. Talihsizlik nedir? Yargı.” sözü, bu nedenle yalnızca bireysel ahlakla ilgili değildir. Avukatlık bakımından da derin bir mesleki uyarıdır. Duruşma salonunda bozulan şey çoğu zaman yalnızca usul değildir; avukatın kendi içindeki yargılama düzeni de bozulabilir. Olay hukuki zeminden çıkıp kişisel alınmaya dönüştüğünde, tepki artık stratejik değil reaktif hale gelir.

Stoacı avukatın ilk disiplini, içinden geçen bu ikinci cümleyi yakalayabilmesidir.

III. Duruşma Salonunda Stoacı Mesafe

Duruşma salonu, avukatın yalnızca hukuk bilgisinin değil, zihinsel dengesinin de sınandığı yerdir. Hâkimin sabırsızlığı, savcının ilgisizliği, karşı tarafın provokasyonu, müvekkilin kontrolsüz müdahaleleri ve salonun genel atmosferi avukatı aceleci, öfkeli veya dağınık tepkiye zorlayabilir. Stoacı mesafe burada devreye girer. Bu mesafe, duygusuzluk değildir. Avukatın haksızlığa kayıtsız kalması, müvekkilinin acısına yabancılaşması veya yargılamadaki ihlalleri kabullenmesi anlamına gelmez. Aksine mesleki müdahalenin öfke yerine muhakemeye dayanmasıdır.

Duruşmada öfke bazen haklıdır; fakat haklı öfke her zaman doğru tepki değildir. Avukat, öfkesini doğrudan dışa vurmak yerine onu hukuki forma sokabildiği ölçüde etkili olur. “Bu yapılan haksızlık” demek başka, “Sayın Mahkeme, savunma hakkının etkin kullanımı bakımından bu hususun tutanağa geçirilmesini talep ediyoruz” demek başkadır. Birincisi duygu boşalmasıdır; ikincisi mesleki müdahaledir. Stoacı avukat, duygusunu inkâr etmez; fakat duygusunun esiri de olmaz. Duyguyu ham madde, muhakemeyi biçim, hukuki üslubu ise mesleki araç olarak kullanır.

Marcus Aurelius’un “Fikirden kurtulduğunda ‘incindim’ şikâyeti de o an gidecek; ‘incindim’ şikâyetinden kurtulduğunda incinme de yok olacak” düşüncesi burada özellikle anlamlıdır. Duruşma salonunda avukat bazen gerçekten engellenir, bazen ise yalnızca incinir. Bu iki hâl birbirine karıştırıldığında, mesleki direnç kişisel kırgınlığa dönüşür. Avukatın görevi, incinmeyi değil, ihlali tespit etmektir. Çünkü hukuk, incinmiş egoyu değil, ihlal edilmiş hakkı kayda geçirir.

IV. Karşılaştırma Yöntemi: Benzer Olaylara Farklı Tepkiler

Stoacı düşüncenin en güçlü yöntemlerinden biri karşılaştırmadır.........

© Hukuki Haber