Kazan
Yıllar önceydi. Kısa süreli bir ziyaret için gittiğim büyük bir Avrupa şehrinde, Cemal’in kahvesinde Süleyman’ın durmadan getirdiği çayları içip sohbet ediyorduk. Süleyman yeni kaçaklardan. Cemal’in de hemşehrisi. Kahvedekilerin çoğu eski kaçak. İltica bekliyor. Cemal gibi bazıları yasal işçi olarak gelmiş ’70’lerde. Yeni kaçaklar da var. Sohbetin en Türkiye yerinde içeriye 3 polis girdi. Süleyman hemen tepsiyi bırakıp müşteri gibi masaya çöktü. Tepsiyi Cemal kaptı. Kimlik kontrolü derken bir Süleyman, bir de birisi polis minibüsüne. Süleyman tepsiyi Cemal’e vermese Cemal de kaçak işçi çalıştırmaktan gidecek. Süleyman’a ne oldu bilmiyorum ama Cemal’in söyledikleri halen kulaklarımda.
“İhbar ediyorlar yeni kaçakları. Hem de eski kaçaklar, ilticacılar, oturum alanlar ihbar ediyor. Burada bizim bizden başka düşmanımız yok.”
Bir akşam TV haberlerine bakıyorum, çocukken piknik yaptığımız Belgrad Ormanlarının Bentler bölgesi villalarla dolmuş. Birkaç milyon dolarlık villalar Karadeniz’e doğru büyüyen kanser hücresi gibi ormanı deliyor. Villa sakinleri bölgeye yapılması planlanan AVM’yi protesto etmek için “Ormanları koruyalım” gösterisi yapıyor.
Tamam koruyalım da önce işgalci villalardan başlasak nasıl olur?
Bir Avrupa ülkesinin yeni savunma bakanı, hem de başbakan yardımcısı Dersimli babanın Ankara’da doğan, 12 Eylül faşizminden kaçan babasının peşinden hem de bildiğimiz mülteci teknesiyle kaçıp Avrupa ülkesine yerleşen hanımefendi olmuş. Sağcı. Yeşillere, Sosyal Demokratlara karşı ama en güzeli göç politikaları ve göçmenlere karşı.
Cemal’in kahvesi gibi.
Sık sık odama dalıp gündemi karıştıran rahmetli dostum anlatmıştı.
“Biz cehennemde acayip rahat edeceğiz. Yahudiler, biri kaçarsa hepsini kurtarır diye düdüklü kazanda kaynarken, biz, biri kaçmaya çalışsa da diğerleri ayağından geri çeker diye üstü açık kazanda serin serin haşlanacağız...”
