ANTALYA: TURİZMİN PARLAYAN YÜZÜ, DOĞANIN SESSİZ ÇIĞLIĞI
1970’li yıllarda Antalya, Akdeniz’in sıcak rüzgârları arasında sessizce var olan küçük bir kentti. Nüfusu yüz binin altındaydı. Portakal bahçeleri, seralar ve balıkçı tekneleriyle geçinen halk, sahillerin bir gün dünyanın dört bir yanından gelen turistlerle dolacağını tahmin edemezdi. O yıllarda şehir, Toroslar’ın eteklerinden denize uzanan doğasıyla, kendi halinde, huzurlu bir yaşam sürüyordu.
Ne var ki 1980’lerle birlikte başlayan turizm atağı, Antalya’nın kaderini kökten değiştirdi. Devletin turizmi kalkınmanın lokomotifi haline getirme politikasıyla birlikte, Antalya kıyıları adeta bir inşaat şantiyesine dönüştü. Lara’dan Belek’e, Kemer’den Alanya’ya kadar sahil şeridinde oteller, tatil köyleri, dev turizm kompleksleri yükseldi. Antalya artık yalnızca bir şehir değil, Türkiye’nin dünyaya açılan vitrinlerinden biri olmuştu.
Bu dönüşüm, elbette ekonomik anlamda büyük bir başarı hikâyesiydi. Turizm, hem istihdam hem döviz girdisi sağladı; bölgeye refah getirdi. Ancak aynı dönemde kıyı ekosistemleri tahrip oldu, tarım arazileri imara açıldı, doğal alanlar betonla kaplandı. Kent, hızla büyürken doğa sessizce geri çekilmeye başladı.
1990’lara gelindiğinde Antalya artık göç alan bir kentti. İş ve yaşam umuduyla gelen binlerce insan yeni mahalleler kurdu. Kepez, Muratpaşa, Varsak ve Aksu bölgelerinde hızlı bir yapılaşma başladı. Ancak bu büyüme, çoğu zaman plansız ve kontrolsüz şekilde gerçekleşti. Altyapı yetersiz kaldı, yollar trafikle boğuldu, su ve enerji tüketimi katlanarak arttı. Antalya’nın doğusundan batısına uzanan sahil hattı artık bir “turizm koridoru”na dönüşürken, iç kesimlerde sosyal dengesizlikler ve yaşam kalitesi farkları belirginleşti.
2000’li yıllar Antalya’ya modern bir görünüm kazandırdı. Havalimanı büyüdü, ulaşım ağları gelişti, yeni konut bölgeleri ve alışveriş merkezleri açıldı. Kentsel dönüşümle........
