menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İç Pusulan Bozulduğunda Hayat Kime Ait Olur?

9 0
15.01.2026

Sabahın o ilk alarm sesi, sadece uykunuzu bölen bir sinyal değil, adeta bir ritüelin başlangıç gongudur. O andan itibaren, toplu taşımada sıkışan bedenler, ekranlara hapsolmuş zihinler ve bitmeyen bir “yapılacaklar” sarmalında koşturan ruhlar...

Tüm bu koşuşturma içinde, kendimize sormaktan imtina ettiğimiz temel bir soru beliriverir. İlerlediğini zannettiğin bu yolda, aslında kendinden uzaklaşıyor olabilir misin?

Bu sorgulama, sadece kişisel bir iç hesaplaşma değil; nörobilimin, felsefenin ve sosyolojinin kesiştiği bir paradoksa işaret eder. Beynimizdeki “ayna nöronlar”, bizi doğal olarak başkalarını anlamaya ve taklit etmeye programlar. Bu, empatinin biyolojik temelidir.

Peki ya bu içgüdüsel taklit, farkına varmadan bütün bir hayat tarzına dönüşürse?

Sosyal onay, ait olma ihtiyacı ve korkularımız, bizi başkalarının çizdiği rotalarda ilerleyen bir gemiye dönüştürdüğünde, kaptan kimdir gerçekten?

Kolektif bilinçdışının akıntısına kapılmış bir halde, kendi limanımızın haritasını çizmeyi unutmak, modern insanın en büyük açmazlarından biridir.

Carl Jung’un “Dışarıya bakan rüya görür, içeriye bakan uyanır” sözü, bu açmazın tam kalbine işaret eder.

Sürekli dışarıda, sosyal medyadaki kusursuz karelerde, terfi yarışında, ebeveyn beklentilerinin memnuniyetinde aradığımız onay, bizi bir illüzyonun içine hapseder.

Sanki bir otobüsteyiz. Tüm yolcular dışarıdan empoze edilen hedeflerdir, şoför koltuğunda ise toplumsal normlar ve içselleştirilmiş korkular oturur. Varış noktası parıltılı “başarı” tabelalarıyla süslüdür, ancak en değerli yolcu (otantik benliğimiz) araçta yoktur.

Attığımız adımlar........

© Akasyam