Dünya dedolarizasyon sürecine mi girdi?
Dedolarizasyon bir kopuş değil, kademeli ve asimetrik bir ayrışmadır. Dolar rezervlerde ve bazı ticaret kanallarında pay kaybederken, finansman, döviz işlemleri ve uluslararası borçlanmadaki üstünlüğünü koruyor. Dünya doları terk etmiş değil; doların tek çıkış kapısı olduğu binaya yangın merdivenleri kuruyor.
Hasan Hüseyin Öz/ Gazeteci-Yazar
Doların saltanatı bitti mi?
Bu iki hüküm çelişmiyor. Para düzenleri bir gecede yıkılmaz. Önce zorunluluk aşınır: Ticaret başka paralarla yapılır, altın alınır, yeni ödeme kanalları ve yerel para kredileri açılır. Eski para tahtta kalır; fakat hükmettiği alan daralır. Dünyada yaşanan budur.
Dedolarizasyonu yalnızca rezervlere bakarak anlayamayız. Doların dört işlevini ayırmak gerekir: rezerv, fiyatlama, ödeme ve borçlanma. Rezervlerde pay kaybediyor, bölgesel ticarette yeni koridorlar açılıyor; döviz işlemleriyle uluslararası borç piyasalarında ise üstünlüğünü koruyor. Bu yüzden "dolar çöktü" hükmü ne kadar yanlışsa "hiçbir şey değişmiyor" hükmü de o kadar eksik.
Borç düzeninin tarihsel işleyişi bu ayrımı açıklar. 1871 Fransa-Prusya Savaşı'nın ardından Fransa'ya yüklenen beş milyar frank tazminat Almanya'da kredi, emlak ve hisse spekülasyonunu besledi. Krizin tek sebebi değildi; fakat mekanizma açıktı:
Savaş tazminatı → para girişi → kredi genişlemesi → varlık balonu → çöküş
Borç yalnızca borçluyu yoksullaştırmaz. Alacaklıya akan para üretken yatırıma dönüşmezse onun ekonomisini de bozar. Kâğıt üzerindeki servet ile fabrika, verimlilik ve ücret arasındaki mesafe açılır.
"Her fazla" başka bir yerin açığıdır
Birinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya tazminat, İngiltere ve Fransa ABD'ye savaş borcu ödeyecekti. Almanya'nın ihracat fazlası yoktu. Sistem Amerikan kredileriyle döndü:
ABD kredisi → Almanya → tazminat → İngiltere ve Fransa → savaş borcu → ABD
Bu, gelir üreten bir sistem değil; borcun başka borçla çevrildiği bir devridaimdi. Wall Street krediyi kesince Almanya'nın ödeme kapasitesi, Müttefiklerin borç servisi ve Avrupa talebi birlikte çözüldü. Keynes'in gördüğü gerçek buydu: "Her fazla" başka bir yerin açığıdır. Borçlu sürekli küçülürse alacaklının serveti de tahsil edilemeyen kayda dönüşür.
1944 Bretton Woods Konferansı'nda tartışılan, dengesizliğin faturasını kimin ödeyeceğiydi. Keynes'in "bancor" planında açık veren kadar sürekli fazla veren de düzeltmeye zorlanacaktı. Harry Dexter White'ın planı galip geldi. Dolar altına, diğer paralar dolara bağlandı; açık verenlere kredi verip şart koşan IMF doğdu.
Açık veren ülke → devalüasyon ve kemer sıkma → ücret ve ithalatın bastırılması → alacaklıya ödeme
Fazla verene aynı uyum yükü getirilmedi. Para sistemi bir tahsilat düzenine dönüştü; borçlunun bütçesi, iç talebi ve kamu varlıkları tahsilata göre düzenlendi.
Dolar düzeni kendi çelişkisini taşıyordu. Dünya büyüdükçe daha fazla dolara, bunun için de ABD'nin açık vermesine ihtiyaç duyuyordu. Dışarıdaki dolar altın stokuna göre büyüdükçe çevrilebilirlik inancı zayıflıyordu. Buna Triffin ikilemi deniyordu: Likidite güveni aşındırıyor, açığı kısmak dünyayı rezerv parasından mahrum bırakıyordu. Nixon 1971'de altın bağını kopardı.
Dolar yine de gerilemedi. Altının yerini Amerikan devletinin vergi ve askerî gücü, dolar üzerinden fiyatlanan enerji, New York-Londra bankacılık ağı, Hazine tahvilleri ve ödeme altyapısı aldı. Altına dayalı doların yerini borca dayalı dolar aldı:
Dolarla ticaret → dolar talebi → ABD........
