menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bir topluluğu korurken kimi susturuyoruz?

15 0
10.09.2026

İnsan sevdiği şeyi korumak ister. Ailesini, dostlarını, hatıralarını, değerlerini… Bazen bir fikri, bir kurumu veya içinde bulunduğu topluluğu da. Çünkü aidiyet, insana yalnız olmadığını hissettiren güçlü duygulardan biridir. İnsan kendisini daha büyük bir mananın parçası olarak görür; omuz verdiği insanların varlığıyla kuvvet bulur.

Bu yüzden bir topluluğa yönelen haksız bir saldırı karşısında refleks göstermek fıtrîdir. Fakat burada fark edilmesi zor bir imtihan vardır: Koruma duygusu bazen adalet duygusunun önüne geçebilir.

Bir yapı başlangıçta ortak bir gayeye hizmet etmek için oluşur. İnsanlar birbirlerinin eksiklerini tamamlar, yalnız başlarına taşıyamayacakları yükleri birlikte taşırlar. Zamanla bir güven zemini, bir şahs-ı manevî meydana gelir. Risale-i Nur’un ittifak, tesanüd ve uhuvvet üzerinde ısrarla durması da bu yüzden anlamlıdır. Çünkü samimî gayretler birleştiğinde, tek tek insanların gücünü aşan bir tesir ortaya çıkabilir.

Fakat aynı birlik duygusu, yanlış kullanıldığında sessiz bir dokunulmazlık alanına dönüşebilir. Bir hata dile getirildiğinde önce hatanın kendisine değil de bunu söyleyenin niyetine bakılıyorsa; bir mağduriyet anlatıldığında mesele anlaşılmadan “Bunu şimdi konuşmanın zamanı mı?” deniliyorsa; orada artık sadece topluluk korunmuyor, bazı sesler de susturuluyor demektir.

Oysa güven, insanların hiç hata yapmamasından doğmaz. Hata ortaya çıktığında onunla nasıl yüzleşildiğinden doğar. Bir topluluğu ayakta tutan şey kusursuz görünmesi değil, kusurlarını hak ölçüsüyle düzeltebilmesidir.

Bediüzzaman’ın adalet-i mahza anlayışı bu noktada önemli bir ölçü hatırlatır: Umumun........

© Yeni Asya