‘Avrupa NATO’su ve Pax-Ottomana’
Roma İmparatorluğu’ndan bu tarafa Avrupa kıtası içindeki ulusların birleşmesi tarihin en güç işlerinden biri olmuştur. Öte yandan Avrupa diye adlandırdığımız, hatta haritamızı bile ‘Eurocentrik’, yani Avrupa merkezli belirlediğimiz o kıta, tarihte ne zaman birleşse hep başka kıtalara saldırmanın yollarını aramıştır.
Makedonya’yı ve Yunanistan’ı birleştirdikten sonra ilk işi; Anadolu’dan başlayarak Orta Doğu ve ötesindeki diyarları işgal etmek olan Büyük İskender (M.Ö. 356-323), bunun ilk prototipidir.
Ortodoks Doğu’ya yönelik fetih çabalarının sonuncu örneği de geçtiğimiz yüzyıldandır. 1934 yılında Naziler, Prusya tanımını tamamen ortadan kaldırdılar, 1939’da Polonya’yı işgal ettiler. 1941 yılında başlattıkları Rusya’ya yönelik Barbarossa Harekâtı başarısızlıkla sonuçlansa da tarihin en trajik savaşlarından biri oldu.
Bu antik ve modern iki tarihî tecrübeyle biliniyor ki, Avrupa’nın çok da fazla birleşmesi ya da Almanya emsalinde olduğu gibi oradan bir ülkenin aşırı güçlenmesi, bölgesel ve kıtasal jeopolitik dengeleri sarsacak siyasi sonuçlar doğuruyor. Burada Avrupa Birliği’ni kriter almayalım. (Öyle ya! Hep onların mı kriterleri olacak!) AB; sadece ekonomik bir birlikti, istihbari, askerî ve siyasi bütünlüğü yoktu; olamazdı. Nitekim Birleşmiş Milletler ve NATO’nun varoluş bunalımından sonra AB’nin de ‘de facto’ (fiilen) düşüşünü müşahede ediyoruz insanlık olarak.
TÜRKİYE’Yİ HEP SIKINTIYA DÜŞÜNCE HATIRLIYORLAR!
AB’nin, dağılma tehlikesiyle yeni bir güvenlik şemsiyesi araması -bir tür Avrupa NATO’sundan söz ediyorum- boşuna değil. Daha ötesi bu güvenlik şemsiyesinde topraklarının sınırlı bir kısmı Avrupa’da kalan Türkiye Cumhuriyeti’nden de destek istiyor.
Suriye’de sorun var, Türkiye çözer; Sudan’da sorun var, Türkiye çözer, Karabağ’da sorun var,........
