menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Baran Saldanlı: “Aradığın şey senden ayrı değil”

13 0
16.09.2026

İnsan, aradığı şeyi neden hep kendi dışında arıyor?

1988 yılında Denizli’de doğan Baran Saldanlı, Yeditepe Üniversitesi Endüstri ve Sistemler Mühendisliği mezunu. Paris Sorbonne Üniversitesi’nde Executive MBA eğitimini tamamlayan Saldanlı, iş dünyasındaki kariyerini enerji sektöründe sürdürdü. Aydem Enerji bünyesinde çeşitli görevler üstlenen Saldanlı, 2021 yılından bu yana Aydem Holding Yönetim Kurulu Üyesi olarak görev yapıyor. İş dünyasındaki çalışmalarının yanı sıra düşünsel yolculuğunu yazıyla sürdüren Saldanlı, aynı zamanda iki kız çocuğu babası.

Saldanlı’nın yazarlık serüveni ise insanın varoluşuna ilişkin temel soruların izini sürüyor. “Varım! Ama Neden?” ve “Sonsuzluğun Eşiği” kitaplarının ardından, 2026 yılında Destek Yayınları tarafından yayımlanan “Aradığın Sendin”, bu yolculuğun yeni durağı olarak okurla buluşuyor.

Bilim, felsefe ve tasavvufun kesişiminde ilerleyen kitap, insanın kendisiyle kurduğu ilişkiyi merkeze alıyor. Benlik, bilinç, zaman, korku, özgür irade, gerçeklik, nefs ve ilahi aşk gibi kavramlar üzerinden okuru, hayat boyunca peşinden koştuğu cevapların kaynağına dönmeye çağırıyor.

Baran Saldanlı ile gerçekleştirdiğimiz bu röportajda; insanın kendisiyle karşılaşmasını, ego ve nefsin oluşturduğu kimlikleri, mutluluğu dışarıda arama hâlini, maneviyatın bir başka ego biçimine dönüşüp dönüşemeyeceğini ve insanın kendini gerçekten tanıdığında hayatında nelerin değişebileceğini konuştuk.

Belki de bu söyleşiyi okuyan herkesin kendisine soracağı soru, kitabın sorusuyla aynı olacak:

“Bunca zamandır aradığım şey gerçekten neredeydi?”

Bu kitabı yazmaya sizi iten kişisel kırılma noktası neydi?

Aslında tek bir dramatik kırılma anından çok, uzun yıllara yayılan bir iç huzursuzluk vardı. Hayatın dışarıdan bakıldığında “tamam” görünen tarafları; eğitim, iş, başarı, aile, yeni deneyimler… Bunların hiçbiri insanın içindeki en temel soruyu tek başına susturmuyor: “Ben kimim ve bütün bunların anlamı ne?” Benim yolculuğum da biraz burada başladı. Önce cevapları dışarıda aradım; bilimde, felsefede, farklı öğretilerde, tasavvufta. Zamanla fark ettim ki bütün yollar beni aynı yere, arayanın kendisine getiriyor. Bu kitap da o fark edişin ürünü oldu. Bir anlamda, yıllarca aradığım cevabın yeni bir bilgi değil, bakışın yönünü değiştirmek olduğunu gördüğüm noktada doğdu.

"Kendini bilen, Rabb'ini bilir." sözü, kitabın ruhuna da temas ediyor. Bu söz sizin hayatınızda nasıl bir karşılık buluyor?

Bu söz benim için artık güzel bir tasavvuf cümlesinden çok daha fazlasını ifade ediyor. Çünkü insan kendisine gerçekten dönüp baktığında, “ben” dediği şeyin ne kadar büyük bir kısmının sonradan edinilmiş olduğunu görüyor: isim, meslek, roller, geçmiş, düşünceler, korkular, hatta beden bile sürekli değişiyor. Fakat bütün bu değişimleri fark eden bir özne, bir “varım” bilgisi değişmeden kalıyor. Benim için Rabb’i bilmeye açılan kapı tam da burası. Allah’ı dışarıda, evrenin bir köşesinde aranacak bir nesne gibi düşünmek yerine, varlığımızı mümkün kılan zemine yönelmek. Kendini bilmek, insanı ilahlaştırmıyor; aksine şahsî benlik iddiasını küçültüyor. Kişi kendisinin kaynağı olmadığını, varlığını her an bir Kaynak’tan aldığını daha derinden hissediyor.

Kitabın temel sorusu "Ben gerçekten kimim?" Neden bütün yolculuk bu soruyla başlıyor?

Çünkü verdiğimiz bütün cevaplar, önce “ben kimim?” sorusuna verdiğimiz gizli cevaptan doğuyor. Kendimi sadece bedenim, zihnim, mesleğim, geçmişim veya toplumsal kimliğim olarak görüyorsam; korkularım, arzularım, ilişkilerim ve hayatla kurduğum bağ da buna göre şekilleniyor. Oysa bunların hepsi değişiyor. Çocukluk bedenim yok, düşüncelerimin çoğu değişti, hayata bakışım değişti; ama bütün bu değişimlerin içinden geçen bir süreklilik hissi var. Kitap, okuru yeni bir kimlik edinmeye değil, “değişen nedir, değişmeyen nedir?” ayrımını görmeye davet ediyor. Çünkü yanlış bir “ben” tanımı üzerine kurulan hayatın sorunlarını, o tanımı sorgulamadan kalıcı biçimde çözemeyiz.

İnsan neden kendini tanımakta bu kadar zorlanıyor? En büyük engel nedir?

Bence en büyük engel, kendimizi tanıdığımızı zannetmemiz. İnsan doğduğu andan itibaren kendisine dair bir hikâye kuruyor ve zamanla o hikâyeyi hakikatin kendisi sanıyor. “Ben böyle biriyim”, “benim karakterim bu”, “ben şunu yapamam”, “benim başıma hep bu gelir” gibi cümleler kimliğin duvarlarına dönüşüyor. Bir de zihin sürekli nesnelere yöneliyor; dışarıda bir şey bulmak, çözmek, elde etmek istiyor. Oysa kendini bilme yolculuğunda araştırılan şey bir nesne değil, bütün nesneleri fark eden özne. Zihin tam burada zorlanıyor. Bu yüzden mesele daha çok bilgi biriktirmek değil; yanlış özdeşlikleri, otomatik kabulleri ve kendimiz hakkında yıllarca tekrarladığımız hikâyeleri fark edebilmek.

Aradığın Sendin ismi ilk bakışta sade ama oldukça derin bir anlam taşıyor. Bu ismi seçerken vermek istediğiniz temel mesaj neydi?

Kitabın sonunda ulaşılan yeri aslında daha kapağında söylemek istedim: Aradığın şey senden ayrı değildi. İnsan hayatı boyunca huzuru, sevgiyi, güveni, anlamı, hatta Allah’a yakınlığı bile çoğu zaman gelecekte ulaşacağı bir yerde arıyor. “Şunu başarırsam”, “bunu elde edersem”, “bir gün şu hâle gelirsem” diye yaşıyoruz. Manevî arayış bile bazen aynı mekanizmanın daha zarif bir biçimine dönüşebiliyor. Oysa kitap boyunca anlatmaya çalıştığım şey şu: Eksiklik duygusuyla arayan kişi, önce arayanın kim olduğunu görmeli. Çünkü aradığımız bütünlük, öz varlığımızdan ayrı bir yerde değil. “Aradığın Sendin” bu yüzden narsistik bir “her şey sensin” iddiası değil; tam tersine, şahsî benliğin gerisindeki kaynağa dönme çağrısı.

Günümüzde kişisel gelişim ve spiritüel alanda sayısız yayın var. Aradığın Sendin bu kalabalığın içinde hangi yönüyle ayrışıyor?

Ben bu kitabı bir “daha iyi versiyonuna dönüş” kitabı olarak yazmadım. Aksine, belki de temel farkı burada. Kişisel gelişim çoğu zaman mevcut kişiliği güçlendirmeye çalışır: daha başarılı, daha özgüvenli, daha verimli, daha mutlu bir “ben”. Ben ise daha kökten bir soruyla ilgileniyorum: Güçlendirmeye çalıştığımız bu “ben” gerçekte kim? Kitap tasavvufun kendini bilme geleneğini, bilinç üzerine felsefî sorgulamaları ve modern bilimin açtığı bazı pencereleri aynı masada buluşturuyor; ama bunları birer inanç paketi olarak sunmaya çalışmıyor. Okuru mümkün olduğunca doğrudan kendi deneyimine bakmaya çağırıyor. Yani amaç yeni kavramlar edinmek değil, insanın zaten her an yaşadığı fakat çoğu zaman fark etmediği varoluş zeminini görünür kılmak.

Sizce insan kişiliği ile özü arasında nasıl bir fark var?

Kişilik, hayatın içinde kullandığımız çok kıymetli ama değişken bir araç. Mizacımız, hatıralarımız, alışkanlıklarımız, sosyal rollerimiz, düşünme biçimimiz, beğenilerimiz… Bunların bütünü kişiliğimizi oluşturuyor ve elbette yok sayılması gerekmiyor. Öz ise bütün bu değişimleri fark eden, fakat kendisi bir düşünce ya da rol olmayan varlık zemini. Basit bir örnekle; on yaşındaki kişiliğimle bugünkü kişiliğim aynı değil, ama ikisi için de “bendim” diyebiliyorum. Demek ki kişilik değişirken sürekliliği taşıyan daha temel bir katman var. Kitapta bu ayrımı çok önemsiyorum. Çünkü kişiliği öz zannettiğimizde onu sürekli savunmak zorunda kalıyoruz. Özü fark ettiğimizde ise kişilik yok olmuyor; daha özgür, daha geçirgen ve daha sahici bir ifade aracına dönüşüyor.

Nefsi tanımak ile nefsi yok etmek aynı şey midir?

Hayır, hatta “nefsi yok etmek” ifadesinin çoğu zaman yanlış anlaşıldığını düşünüyorum. Nefis ya da ego hayatın içinde işlev gören bir mekanizma. İsimle, bedenle, sınırlarla, tercihlerle bir ilişki kurabilmemiz için gerekli. Sorun onun var olması değil; kendimizi yalnızca ondan ibaret sanmamız. Nefisle savaşmak bazen nefsi daha da güçlendiriyor; çünkü bu kez “nefsini yenmiş üstün kişi” diye yeni bir kimlik üretebiliyor. Benim anladığım tasavvufî fenâ, hakiki varlığın yok olması değil, yanlış merkezlerin........

© Toplumsal