Coğrafyanın insan hâli*
Bir kent sinemacı kuşakları yetiştirir mi?
Bir kentin ekonomik yapısı, sokakları, sınıfsal karşılaşmaları ve seyretme alışkanlıkları, hikâyelerle birlikte onları anlatacak insanları da yaratabilir mi?
Adana’da sinema gündelik hayatın içinde kurulmuş bir yaşama biçimiydi. Özellikle 1960-1975 arasında kentte doksana yakın film işletmesinin, yüz onu aşkın açık hava ve salon sinemasının faaliyet göstermesi bu ilişkinin ekonomik boyutunu yansıtır. Bu dönemde Adana’nın sinema ekonomisi ulusal film üretimini ön ödemelerle destekleyebilecek büyüklüğe ulaşmıştı. Bölge işletmeciliği sistemi içinde İstanbul’da henüz çekilmemiş bir filme Adana’dan sermaye giriyor, gösterime çıkan filmin seyircide bulduğu karşılık yeni yapım kararlarını etkiliyordu.
Adanalı seyirci sinema üretiminin dolaylı aktörüydü. Beğenisi gişeye, gişe işletmeciye, işletmecinin tercihi yapımcıya ulaşıyor; halkın filmle kurduğu ilişki üretime geri dönüyordu. Bu dolaşımın ardında Çukurova’nın kendine özgü ekonomi politiği vardı. Büyük toprak mülkiyetinin yanı sıra sanayileşmenin yaygınlaşmasıyla biriken sermayenin karşısında ırgatlar, mevsimlik işçiler ve yoksul köylüler de artıyordu. Kırdan kente göç eski hayatları çözerken yenilerini kuruyor; mülk sahibiyle mülksüzler, servetle yoksulluk, köyle kent aynı coğrafyada karşılaşıyordu.
Sinemanın hikâye ham maddesi de burada çoğalıyordu.
Orhan Kemal, Yaşar Kemal ve Yılmaz Güney aynı büyük hikâye alanına benzer bir iradeyle baktığı için eserlerindeki temel çelişki birbirine temas ediyor; emeğin sömürülmesi, göç, mülkiyet, yoksulluk, kentleşme ve bunların insan ilişkilerindeki karşılığı nedenleriyle boyutlanarak romanlara, filmlere yansıyordu. Aynı kültürel ortamdan Osman Şahin, Nihat Ziyalan, Ali Özgentürk, Yılmaz Duru, Arif ve Abdurrahman Keskiner gibi yazarların, şairlerin, yönetmenlerin, yapımcıların çıkması rastlantı sayılmamalı.
Yılmaz Güney’i de onu var eden bu koşulların içinde düşünmek gerekir. Sinemanın mahalleye kadar girdiği, halk çocuklarının perdeyle erken yaşta karşılaştığı bir yerde seyirci sanata daha aktif katılır. Çocuk önce seyirci, sonra sinema çevresinde çalışan bir emekçi, sonunda gördüğü hayatı anlatmaya girişen bir hikâye kurucusu olabilir.
Adana’nın sinema kültürü sinemayı halka götürmekle kalmamış, halkın içinden sinemacı yetiştiren kültürel bir habitata dönüşmüştür. Bu ilişkinin geçmişte kalmadığını 2026 Altın Koza’nın ödül gecesinde bir hatıra yeniden gösterdi. Günyüzü filminde Ayhan’ı canlandıran Adanalı oyuncu Süleyman Kadim Kabaali, Yardımcı Rolde En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü İlyas Salman’ın elinden aldı. Kabaali, henüz gençken Altın Koza günlerinde Şarlo kostümüyle festival kalabalığının içinde dolaştığını, İlyas Salman’ın basın mensuplarının dikkatini ona yönelttiğini anlattı. Yıllar sonra aynı festivalin sahnesinde bir oyuncu olarak duruyor, ödülünü gençliğinin sinema belleğinde yer etmiş sanatçının elinden alıyordu. Küçük bir karşılaşma bu; yine de bir kentin sinema kültürünün nasıl işlediğini gösteriyor. Bir zamanların Şarlo kostümlü genciyle bugünün ödüllü oyuncusu arasındaki mesafede kişisel yetenek ve emeğin yanında, ona sinemayı yakından görme imkânı veren kent de vardır.
Yılmaz Güney bu imkânı başka bir sinema diline dönüştürdü. Onun sanatındaki kırılma noktası yoksulu perdede göstermesi değil, yoksulluğa bakışındadır. Sözgelimi Umut’taki Cabbar’ın karşısına çıkan otomobil, onun geçim biçimini tasfiye eden dönüşümün gündelik hayattaki görüntüsüdür. Borç, işsizlik,........
