Türk Sinemasının Kabusu: Köken Anlatısı ve İlk Göktürk
Alper Çağlar’ın uzun zamandır beklenen İlk Göktürk filminin fragmanı yayınlandı ve birkaç dakikalık görüntülerin bile sinemamızda yıllardır rahatsız edici bir sessizlikle üzeri kapanmış bir alanı yeniden titrettiğini fark ettim.
Sinemamızın kök anlatısından ürkekçe uzak durduğu, tarihsel belleğe adım attığında hemen ideolojik risklerin gölgesine düştüğü ve bu yüzden yıllardır bir türlü ete kemiğe bürünemeyen köklü bir kimlik boşluğuyla yaşadığı gerçeği, bu fragman aracılığıyla yeniden yüzeye çıktı.
Fragmanı tartışmaya değer kılan şey, onun teknik vaadi değil; sinemamızın öteden beri sakındığı bir hesaplaşmayı tetiklemesi: Biz kimiz ve neden kendi hikâyemizi sinemada anlatamıyoruz?
Bu soru, yalnızca politik atmosferle değil, modernleşme sürecinin kültürel kırılmalarıyla, Yeşilçam’ın oyunbozan ama güçlü mit yaratma refleksiyle, 12 Eylül’ün kültürel sterilizasyonuyla ve son otuz yılın festival estetiğinin biçimcilik adına kimliği nasıl buharlaştırdığıyla ilgili yani fragmanın peşinden gelen tartışma, aslında ulusal sinemanın kendi kökenine tutamadığı aynanın bir anda yüzüne çarpmasıdır.
Türk sinemasının kök anlatılarını en yoğun biçimde ürettiği dönem, bugün teknik olarak kolayca küçümsenen ama sosyolojik açıdan büyük bir değer taşıyan 1965–1978 arasındaki Yeşilçam dönemiydi. O günlerde çekilen tarihî avantür filmleri, düşük bütçelerin, hızla çekilen setlerin, kapı kolu görünümlü kılıçların ve mukavva surların ötesinde bir şeyi temsil ediyordu: Bu toplumun kendi kahramanını yaratma arzusu.
Tarkan, Kara Murat, Malkoçoğlu… Bugün birçok sinefilin “kitsch” diyerek kenara ittiği, kahkahalarla izlediği bu filmler, aslında Türk toplumsal bilincinin modern popüler kültür üzerinden kendisini okuma girişimiydi; Hun mitinin çizgi roman üzerinden yeniden doğuşu, Osmanlı adalet arzusunun popüler kahraman figürüyle bütünleşmesi, halkın ezeli düşman imgelerini kolayca tanıyıp kolayca yenebilmesi, tüm bunlar Yeşilçam’ın bir sinema endüstrisi olmaktan çok bir mit fabrikası gibi çalışmasının sonucuydu.
Bu filmleri akademik çerçeveden değerlendirdiğimizde, kahramanın yolculuğu şemasının yerel karşılıklarını, etno-sembolik ulus teorisinin popüler kültürdeki izlerini ve hayali cemaat kavramının sinemadaki somutlaşmış hâlini görürüz. Bu filmler, teknik olarak ne kadar zayıf olursa olsun, bir toplumun kolektif hayal gücünü harekete geçiren en temel şeyi yapıyorlardı: Köklerini bugüne taşıyabilecek bir kahraman yaratıyorlardı.
1980 darbesi, yalnızca siyasi yaşamı değil, kültürel hafızayı da yeniden biçimlendirdi; o tarihten sonra sinema yalnızca bir sanat alanı değil, potansiyel bir risk sahası olarak görüldü ve bu risk algısı, kolektif kimliklere, kahramanlık anlatılarına........





















Toi Staff
Sabine Sterk
Penny S. Tee
Gideon Levy
Waka Ikeda
Mark Travers Ph.d
Grant Arthur Gochin
Tarik Cyril Amar