Tek Başınayken Kimsin?
Tanıksızlığın Aynası
İnsanın hakikati, kendisini seyreden gözler çekildiğinde açığa çıkar. Çünkü insan, toplumsal hayatın içinde çoğu zaman yalnızca yaşayan bir varlık olarak değil, aynı zamanda görülen, değerlendirilen, kıyaslanan, yargılanan ve hakkında hüküm verilen bir varlık olarak bulunur; bu da onun davranışlarını, sözlerini, mimiklerini, tercihlerini ve hatta susuşlarını bile çoğu zaman dışarıdan gelecek kanaatlerin gölgesinde düzenlemesine yol açar. İnsan, bakış altında yaşarken yalnızca kendisi olmaz; aynı zamanda başkalarının zihninde oluşacak tasvire müdahale etmeye çalışan, kendisi hakkında kurulacak hükmü yönlendirmek isteyen, yanlış anlaşılmaktan sakınan, kabul görmek isteyen, küçülmemek için bazı taraflarını geri çeken ve öne çıkarmak istediği yönlerini dikkatle parlatan bir varlığa dönüşür. Böyle olunca da insanın dışarıya sunduğu yüz ile içeride taşıdığı gerçeklik arasında, bazen fark edilmesi güç ama sonuçları bakımından son derece derin bir mesafe açılır.
Bu mesafenin varlığı, insanı bütünüyle sahte bir varlık olarak görmek gerektiği anlamına gelmez. Çünkü insanın toplum içinde dikkatli davranması, sözünü tartması, nezaket göstermesi, kendisini ölçü içinde tutması ve başkalarının varlığını hesaba katarak yaşaması medeniyetin de bir gereğidir; zaten toplumsal hayat, insanın bütün dürtülerini sınırsızca dışa vurduğu kaba bir alan değil, aksine kendisini terbiye etmeyi öğrendiği bir ortak yaşama zemini olduğu için kıymetlidir. Fakat toplumsal terbiyeyle toplumsal gösteri arasındaki sınır her zaman berrak değildir. İnsan bazen gerçekten olgunlaştığı için ölçülü davranır, bazen de yalnızca ölçülü görünmenin kendisine kazandıracağı itibarı hesapladığı için aynı davranışı sergiler. Bazen gerçekten merhametli olduğu için yumuşaktır, bazen ise sert görünmenin kendisine zarar vereceğini bildiği için yumuşak görünür. Bazen gerçekten adalet duygusuyla hareket eder, bazen de adaletsiz bulunmanın itibarını zedelemesinden korktuğu için ölçülü kalır. Dışarıdan bakıldığında aynı davranış gibi görünen bu iki hâl arasında ise, insanın ruhunu ve karakterini belirleyen muazzam bir fark vardır.
İşte bu farkı ortaya çıkaran şey, çoğu zaman görünürlük değil, görünmezliktir. İnsan kalabalığın içinde ne kadar iyi oynarsa oynasın, ne kadar dikkatli bir suret inşa ederse etsin, ne kadar titiz bir itibar örerse örsün, bir noktadan sonra o suretin dayandığı gerçek malzeme ortaya çıkar; çünkü insanı asıl ele veren şey, başkalarının bakışı altındaki temsili değil, kendisiyle baş başa kaldığı andaki gerçek terkibidir. Kapılar kapandığında, roller geçici olarak askıya alındığında, insan artık savunulması gereken bir görüntünün yükünü taşımadığında, beğenilme arzusunun ateşi söndüğünde, kınanma korkusunun baskısı hafiflediğinde ve görünürlüğün sağladığı sahne ortadan kalktığında, geriye yalnızca insanın kendi içinden taşıdığı hakikat kalır. O hakikat bazen şaşırtıcı derecede asil, bazen sarsıcı derecede dağınık, bazen acı verici derecede çelişkili, bazen de insanın kendisinden bile sakladığı kadar kırılgan olabilir. Fakat ne olursa olsun, işte insan en çok orada kendisine rastlar.
Zaten insanın en derin meselesi de budur: Başkaları tarafından nasıl görüldüğü ile gerçekte ne olduğu arasında ne kadar mesafe bulunduğu. Çünkü bu mesafe büyüdükçe insan yalnızca dış dünyaya karşı bir temsil kurmuş olmaz; aynı zamanda kendi iç dünyasında da bir bölünme üretir. Bir tarafta savunduğu değerler, söylediği sözler, sergilediği nezaket, ilan ettiği ilkeler ve başkalarının önünde korumaya çalıştığı düzgün görünüm vardır; diğer tarafta ise tenhada gevşeyen sınırlar, kolayca üretilen mazeretler, gizlice büyütülen zaaflar, sessizlikte ortaya çıkan gerçek eğilimler ve insanın kendi kendisine karşı dürüst olmakta zorlandığı karanlık bölgeler bulunur. İşte insanın iç huzuru da, ruhsal ağırlığı da, ahlâkî istikameti de çoğu zaman bu iki alan arasındaki uyum yahut uyumsuzlukla belirlenir.
Karakterin Sınavı: Bu sebeple insanın hakikati üzerine konuşmak, yalnızca bireysel ahlâk üzerine konuşmak değildir; aynı zamanda insanın kendisini nasıl kurduğu, hangi güçlerle ayakta durduğu, hangi korkularla biçimlendiği, hangi arzular tarafından yönlendirildiği ve varlığını hangi merkeze yaslayarak sürdürdüğü üzerine düşünmek demektir. Çünkü insanın dış dünyadaki davranışlarını anlamak kolaydır; esas zor olan, o davranışların arkasındaki iç kaynağı kavramaktır. Bir insanın yardım etmesi tek başına onun merhametli olduğunu göstermeyebilir; yardımın şartları, zamanı, görünürlüğü, karşılığı ve amacı da önemlidir. Bir insanın doğru söz söylemesi tek başına onun hakikate sadık olduğunu ispatlamayabilir; bazen doğru söz bile kendisini büyütmenin, başkasını küçültmenin yahut ahlâkî üstünlük hissi kurmanın aracı olabilir. Bu yüzden insanın hakikati, davranışların yalnızca görünen biçiminde değil, o davranışların görünmez niyet örgüsünde, tanıksızlıktaki tutarlılığında ve sessizlik içinde devam edip etmediğinde açığa çıkar.
İnsan, çoğu zaman başkalarının bakışı altında yalnızca nasıl görünmesi gerektiğini hatırlar; sözünü tartar, tavrını ölçer, yüzünü düzeltir, sesini ayarlar, hatta kimi zaman duygularını bile dışarıdan gelecek hükümlere göre disipline etmeye çalışır. Bunun bir kısmı elbette medeniyetin zorunlu inceliğidir; fakat bir kısmı da insanın hakikatiyle değil, hakikati hakkında üretmek istediği izlenimle yaşamaya başlamasının habercisidir. Çünkü görünmek, zamanla olmak kadar hatta bazen ondan da daha önemli hâle gelebilir. İnsan, iyi olmaktan çok iyi görünmeyi, doğru kalmaktan çok doğru bilinmeyi, derinleşmekten çok derin sanılmayı, merhametli bir karakter inşa etmekten çok merhamet sahibi olarak anılmayı önemsemeye başladığında, iç dünyasının yönünü dışarıdan gelecek kanaatlere teslim etmiş olur. Böyle bir durumda ahlâk, insanın varoluşunun omurgası olmaktan çıkar; imaj yönetiminin incelikli bir aparatı hâline gelir.
Tehna Aynası: Oysa insanı gerçekten ele veren şey, kalabalığın ortasında taşıdığı suret değil; kapılar kapandığında, sesler dindiğinde, alkış ihtimali ortadan kalktığında ve artık kimse tarafından görülmeyeceğini bildiği o tenha eşikte nasıl bir varlık olarak kaldığıdır. Çünkü orada ne beğenilme arzusu aynı kuvvetle çalışır, ne takdir edilme ihtimali insana dışarıdan bir destek sunar, ne de toplumsal onayın sıcaklığı insanın üzerine bir örtü gibi serilebilir. İnsan, tam da o anda, kendi iç kaynağıyla baş başa kalır. Merhameti gerçekten kendi........
