On İki Kilometrelik Çığlık
Yıl 2017.
Allah-u Alem Aralık ayı başları.
Kışın ayazı tenimi bıçak gibi kesiyor. Suriye’den gelen bir ailenin çadırındayım. Naylonun yırtık yerinden sızan rüzgâr, içerdeki yoksulluğu daha da derinleştiriyor. Sobasızlığın soğuğu sadece bedenleri değil, kelimeleri de donduruyor.
Çadır, insanın yüreğine çöken bir ağırlık taşıyor. Yerler toprak; üzerine serilmiş eski kilimler, yırtık döşekler ile yoksulluğun derin izleri yüreğinizde iz bırakıyor. Bir köşede, gözüne uyku girmemiş çocuklar, annelerinin kucağında titrerken; rüzgâr, girmesin diye kapatılan yerleri adeta tokatlar gibi vuruyor. Çadırın içindeki her şey, benliğime faniliğin, acizliğin, hiçliğin ve belki de bir işe yarayamanın ezgisini fısıldıyor. Ama sanki o çadır, bütün bir ülkenin sürgün hikâyesinin özeti.
İşte o çadırda tanıdım Yusuf Dede’yi. Yüzünde yılların acısı vardı. Kaşlarının arasında derin çizgiler, gözlerinde kaybolmuş kentlerin yansıması. Elleri çatlamış, avuçları yoksulluktan nasır tutmuş. Çadırın içinde otururken gözlerini ufka dikti. Gözleri konuştu önce, sonra dudakları:
“Oğul, buraya gelmeden önce çok çile çektik biz. Ben ailemle tam altı gün boyunca bir lokma bulamadım. Çocukların gözyaşını dinledim, karımın sessiz çığlıklarını gördüm. Yedinci günün sabahı uyandım. Evin avlusuna çıktım. Torunum, açlıktan, yeni doğum yapmış köpeğin memelerine yapışmış karnını doyurmaya çalışıyor. O günü ölsem de, mezarımın üzerinde beş karış ot bitsde de unutmam.”
Evet, hava soğuktu ama benim yüreğim adeta buz tutmuştu.
O duygularla boğuşurken gözlerim çadırın içindeki çocuklara takıldı. Gözleri büyük, gözleri derin, gözleri insanlığın vicdanına ayna çocuklar. Birinin gözünde uykusuz gecelerin karanlığı, diğerinin gözünde açlıktan kapanmış bir ışık vardı. O koyu gözlerde açlık, öfke ve gelecek yarınların hesaplaşması bir arada okunabiliyordu.
Çocuklardan biri sessizce ellerini açmış, ekmek bekler gibi dua ediyor; bir diğeri, annesinin kucağına başını koymuş, ama karnının gurultusu annesinin kalp atışlarını bastırıyordu. İnsanlığın unuttuğu merhametin gölgesini, o gözlere bakarken bulmuş ve şöyle not almıştım;
“Biliyorum Rabbim! Dünya, soğuk çadırlarda sıcak yuva hayali kuran bu miniklerin ahında kavrulacak.”
Yıl 2020.
Birden bütün dünya sustu.
Şehirlerin ışıkları yanıyordu ama sokaklar boştu. Kapılar kapalı, gözler perdelerin arkasında; insanlık kendi evinde bir tutsak gibi yaşadı.
Bir sabah uyandık, fabrikalar durmuştu. Bir sabah uyandık, pazar yerleri sessizdi. Bir sabah uyandık, anneler çocuklarını okula gönderemedi. Bir sabah uyandık, dedeler torunlarını göremedi.
Ve hepimiz aynı korkunun içine hapsolduk: aç kalma korkusu.
Oysa bu, sadece şeytani bir fragman; kısa bir prova idi. Kimbilir belki de sadece Yusuf Dede’nin çadırında anlatılan hikâyenin gölgesi.
Hatırlayın…
Marketlerde un paketleri bir gecede tükenmişti. Raflar boşalmış; ekranlar gördüğümüz kadarıyla insanlar makarna için kavga etmişti. Bir kilo pirinç, bir anda servet değerine ulaşmıştı.
O günlerde hepimiz anladık:
Açlık, sadece “uzaktaki mazlumların” hikâyesi değildi. Kapımızın eşiğinde, gölgemizin ardında bizi bekliyordu.
Ne paranın, ne şöhretin ne makamın hükmü kalmamış hepsi sıfırlanmıştı. Maskesiz çıkamadığımız o günlerde hepimiz aynı kuyruğun yolcusu, aynı korkunun mahkûmuyduk.
Kim bilir; bir tabak çorbanın, bir dilim ekmeğin, bir yudum suyun ne kadar büyük bir nimet olduğunu belki de ilk o zaman fark ettik.
O günlerde evlerde, balkonlarda sağlıkçılar için, emekçiler için alkış sesleri yükseliyordu ama esasen o alkışlar, içimizdeki korkuyu bastırmak içindi. Çünkü insanlık ilk defa dünyanın küçücük bir virüsün karşısında diz çökecek kadar aciz olduğunu fark etmişti.
Zira yaklaşık 2,5 yıl boyunca üretim neredeyse tamamen durdu. Tarlalar boş kaldı, fabrikalar sustu. İnsanlık, Yusuf Dede’nin “altı gün lokma bulamadım” sözünün sadece küçük bir gölgesini yaşadı.
Ben o günler için çok umutlansam da maalesef yine unuttuk.
Zira yeniden marketler doldu, sofralar yeniden şenlendi ve o mahrumiyet eğitimi bize........
