Modern Çağın İllüzyonu
Ruhun Sessiz Asaleti
İnsanoğlu, yeryüzüne indirildiği andan itibaren göğüs kafesinde taşıdığı mukaddes emanetin ağırlığıyla kendi varoluş gayesini arayan garip bir yolcu iken, bugün etrafını saran beton ve demir yığınlarının arasında kendi hakikatine bütünüyle yabancılaşarak eşyanın kölesi haline gelmiş soluk bir gölgeye dönüşmüştür.
Çünkü üzerimize kâbus gibi çöken bu çağın görünmez, sessiz fakat insanın kanına ağır ağır işleyen sinsi tahakkümü, ruhumuzu kendi asil toprağından koparıp onu yalnızca pazar tezgâhlarında sergilenen, üzerinde etiketler taşıyan ve doymak bilmez kalabalıkların onayına sunulan ruhsuz bir nesneye indirgeme gayretini aralıksız sürdürmektedir.
Tarih sahnesine çıkan her dönemin kendi karanlık putlarını yontarak kitlelerin zihnine zerk ettiği sahte cazibe merkezleri kurduğu, ardından da insanı bir gelişim yahut medeniyet maskesi altında bu kaskatı tariflere benzemeye zorladığı inkâr edilemez bir sabitedir; ne var ki günümüzün maddeye tapan yorgun insanı, ruhunun derinliklerinde saklı duran ilahî nefesin vakarını, vicdanının hiç uyumayan uyanıklığını ve bir başkasının üşüyen hayatına şefkatle dokunan elinin o kadim sıcaklığını bütünüyle unutarak, dışarıdan bakıldığında ne nispette erişilmez, ne ölçüde gösterişli ve ne derece kudretli göründüğü üzerinden kendisine yıkılmaya mahkûm bir varoluş kalesi inşa etme bedbahtlığına rıza göstermektedir.
Oysa Âdemoğlunu tabiatın diğer bütün unsurlarından ayırarak ona halife olma haysiyetini kazandıran o sarsılmaz hakikat, etrafına yığdığı nesnelerin göz alan ihtişamında değil, eşyanın, parıltının ve dünyevî imkânların tam ortasında dururken ruhunu ne nispette lekesiz, niyetini ne nispette şeffaf ve ellerini ne nispette adil tutabildiğinde tecelli etmektedir; bu yüzden maddenin kör edici cazibesi, insanın elinin altında durduğu ve yalnızca hayatı idame ettiren bir vasıta olarak kaldığı sürece sessiz bir hizmetkâr iken, kalbin o mukaddes tahtına sızıp yerleştiği andan itibaren kimlik düzenleyen bir efendiye, sapkın bir değer ölçüsüne ve nihayet görünmez bir kulluk biçimine dönüşerek sahibini içten içe kemiren paslı bir esaret zinciri halini almaktadır.
Bu ağır ve boğucu yanılsamanın tam merkezinde nefes almaya çabalarken, yaşadığınız dönemin sahte pırıltılarına kapılmamış hakiki ve sessiz soylularından biri olarak kalabilmek, dünyanın gelip geçici alkışlarına, göz kamaştıran fakat ruhun köklerini acımasızca kurutan tekliflerine direnerek o dik duruşu muhafaza etmek, sarsılmaz bir iradeyi her sabah yeniden kuşanmayı gerektiren mukaddes bir varoluş mücadelesidir.
Zira son nefesiniz göğsünüzden o acı hırıltıyla sökülüp alındıktan sonra bedeniniz toprağın o eşitleyen, o soğuk ve o dilsiz kucağına teslim edildiğinde dahi arkanızda temiz bir iz, hayırla anılan bir isim ve yeryüzünde incelikle yürümüş bir insanın vakur hatırasını bırakmak niyetini taşıyorsanız, bakışlarınızı maddenin dipsiz çukurundan ruhun aydınlık ufuklarına çevirmek, kâinatın sessiz ritmiyle bütünüyle uyumlu bir vicdan kalesi inşa etmek mecburiyetindesiniz.
Cebinizde taşıdığınız kâğıt parçalarının rakamsal karşılığına, kapınızın önünde duran teneke yığınlarının markasına, omuzlarınıza geçirdiğiniz kumaşların menşeine yahut başkalarının hasetle karışık hayranlıklarına yaslanarak bir ömür sürmek, hakikatte ruhun iflas bayrağını çekmesinden ve insanın kendi eliyle kendi cehenneminin ateşini harlamasından başka bir anlam taşımamaktadır; çünkü topraktan gelip toprağa döneceğinin ağır şuurunu kalbinde taşıyan insan, yüzündeki samimi tebessümün hangi kimsesiz kalbi ferahlattığına, nasırlı avuçlarında biriktirdiği sessiz duanın hangi ümitsiz vakitlere aydınlık taşıdığına ve vicdanından yükselen o gür sadânın kendisini hangi haksızlığa ortak olmaktan çekip aldığına odaklanarak hayatını sıradan bir biyolojik döngü olmaktan çıkarıp eşsiz bir şahitlik makamına yükseltmekle mükelleftir.
İnsanın bu yeryüzündeki asıl ve değişmez meselesi, modern asrın her köşe başında arsızca dayattığı gibi başkalarının omuzlarına basarak makam işgal etmek, ekranlarda boy göstermek, cüzdanları şişirmek, depolarda erzak yığmak ve kalabalıkların zihninde kof bir büyüklükle yer kaplamak gibi süflî hedeflerin peşinde ömrünü israf etmek olamaz; çünkü insanın kadim, ağır ve varoluşsal meselesi, bütün bu çıldırtıcı kalabalığın, bu sağır edici metalik gürültünün ve bu madde fırtınasının ortasında kendi ruhunu zedelemeden, onurunu eksiltmeden, asil bir derviş gibi sükûnetle kalabilme erdemini bütün hücreleriyle gösterebilmektir.
Eline geçen her türlü maddî ve manevî imkânı, kendisini kibre sürükleyen bir üstünlük anlatısına yahut zayıflar üzerinde kurulacak bir tahakküm aracına dönüştürmek yerine, yolda kalmışa, muhtaca ve kimsesize fayda taşıyan bir emanet şuuruyla yoğurabilmek, insan olmanın o çetin sırat köprüsünden alnının akıyla geçmek manasına gelmektedir; çünkü dünya hayatının insana sunduğu geçici kudret biçimlerini kalbinin başköşesine oturtmadan yaşamak, içindeki o cılız ama hakikatli ilahî sesi dışarıdaki yığınların anlamsız ve vahşi gürültüsüne kurban etmemek, varoluşun idrakine varabilmiş olgun bir aklın verebileceği en zorlu imtihandır.
Madde bedene kolaylık sağlayabilir, makam demir kapıları açabilir, teknoloji zamanın akışını ivmelendirerek mesafeleri daraltabilir; lakin bunların hiçbirisi tek başına insana o topraktan neşet eden ağırbaşlılığı, o sarsılmaz sükûneti ve ruhu doyuran o manevî derinliği sunma kudretini kendi içinde barındırmamaktadır; şayet insanın iç terbiyesi, vicdanî muhasebesi ve ahiret şuuru temelsizse, bütün bu modern araçlar kalpteki gizli eğrilikleri besleyen, nefsi devleştiren ve insanı kendi kibrinin karanlık zindanına hapseden paslı prangalara dönüşür.
Bu sarsılmaz hakikatlerin istikametinden sapmadan, o ince çizgide vakarla yürümek niyetinde olan bir idrakin unutmaması gereken mutlak gerçek şudur ki, asalet, dışarıdan satın alınarak omuzlara geçirilebilecek ipekli bir kaftan değil, içeride, ta kalbin derinliklerinde acıyla, sabırla, gözyaşıyla ve ağır bedeller ödenerek kurulan sarsılmaz bir ahlâk nizamının ta kendisidir.
Soyluluk, tarihî bir soyadına, kalabalık ve güçlü bir çevreye, ulaşılamaz bir makama yahut göz alan bir servete yaslanarak sürdürülebilecek bir gösteriş biçimi yahut usta bir tiyatro oyuncusunun sahne performansı gibi sergilenebilecek iğreti bir tutum değildir; zira gerçek soyluluk, dünyevî menfaat ile ilahî hakikat amansızca karşı karşıya geldiğinde insanın o terleten eşikte tereddütsüz kimi seçtiğinde, hangi safta durduğunda ve hangi bedeli ödemeyi göze aldığında açığa çıkan o asil ve tavizsiz duruştur.
Güç bütünüyle eline geçtiğinde intikam almanın o zehirli hazzına kapılmadan, elindeki kılıcı adaletin terazisiyle dengeleyerek ne ölçüde merhametli kalabildiğinde; kendisine hiçbir dünyevî faydası dokunmayacak bir doğruyu dahi kınayıcıların kınamasına zerre kadar aldırmadan savunup savunamadığında ortaya çıkan o muazzam içsel dirayet, insanın ruh çapını ele veren yegâne ölçüdür.
Kimsenin sizi görmediği, kameraların kapandığı, alkışların bütünüyle sustuğu o tenha anlarda dahi Allah’ın sizi gördüğü şuuruyla emanete riayet edip etmediğiniz, başkasının o incecik kırılganlığı karşısında kalbinizde ne kadar rahmet ve şefkat barındırabildiğiniz, kâinatın büyük siciline düşülen asıl kaydı oluşturmaktadır; dolayısıyla insan, dünyevî ölçülerle ne kadar bilgili, ne kadar zengin, ne kadar korkulan ve ne kadar itibarlı biri olursa olsun, eğer dilindeki ağırbaşlı zarafeti, kalbindeki titreten merhameti, eylemlerindeki kılı kırk yaran adaleti ve........
