Konforlu Cehennemler
Hakikatin Ağır Yükü
İnsan, varoluşun o sarp yokuşuna ayak bastığı andan itibaren, mutlak hakikate ulaşana dek kendi elleriyle ördüğü milyonlarca yanılgı duvarına çarpmayı fıtratının kaçınılmaz bir gereği zanneden ve düştüğü her çukuru ebedi yurdu sanarak asıl menzilini unutan tuhaf bir yolcudur. Dünyanın o can yakıcı ve sarsılmaz faniliğinden habersiz bir şekilde nefes alan bu gafil idrak, her yeni günün aslında ölüme doğru atılmış sessiz bir adım olduğunu anlamamak için bütün duyularını hakikatin çağrısına kapatır. Gönderilmiş olmanın, yeryüzüne fırlatılmış bir emanet taşıyıcısı olmanın, aslında o büyük ve geri dönüşsüz gidişin mukadderat levhasına kazınmış ilk harf olduğu bilincinden yoksun bir zihnin, bu hengâmeye ahiret azığını toplamak için sürüldüğünü fark etmesi elbette beklenemez.
Kefenin o dikişsiz ve cebi olmayan beyaz kumaşının, ancak Allah rızası gözetilerek hak, hukuk ve mutlak adalet uğruna atılan sarsılmaz adımların bahşettiği ağır ahiret akçeleriyle dolabileceği gerçeğini ıskalayan bir feraset, ne yazık ki kendi elleriyle yonttuğu dünyevi putlara tapınmaya başlar. Gelip geçici heveslerin, sonu mutlak bir hüsranla bitecek sahte makamların ve nefsin o hiçbir zaman doymak bilmeyen ihtiraslarının karanlığında boğulan insan, baki olanı fani olana kurban etmenin o ağır bedelini ruhundaki huzuru kalıcı olarak kaybederek öder. Oysa sonsuzluğa duyulan o kadim açlık, sonlu olanın çöplüğünde doyurulmaya çalışıldıkça, insan her yeni gün kendi asil varoluşundan bir parçayı daha o dipsiz uçuruma fırlatır.
İşte tam da bu tarifsiz idraksizlik sebebiyle etrafımız; bir yanda bütün nefsani arzularını geçilmez bir zırh gibi kuşanıp dünyanın tükenmez nimetlerine aç kurtlar gibi saldıranların hoyratlığıyla, diğer yanda ise asli insani sorumluluklarını ve yeryüzünü imar etme borcunu yağmaya vererek dünyadan köşe bucak kaçanların o faydasız sessizliğiyle amansızca kuşatılmış durumdadır. Meydanı sadece ihtiraslarının esiri olmuş tahripkârlara bırakan ve köşesine çekilerek kendi steril dünyasında sözde bir kurtuluş arayan hastalıklı zihin, zulmün ve haksızlığın bizzat sessiz bir ortağına dönüştüğünü göremeyecek kadar büyük bir gafletin içindedir. Mücadelenin o ter ve kan kokan sarp yokuşuna çıkmayı reddeden bu eylemsizlik hali, kötülüğün yeryüzünde kök salmasına kendi korkaklığıyla en verimli zemini hazırlar.
İç Muhasebe: Tefekkürü ruhuna vurulmuş ağır bir pranga, düşünmeyi aşılması imkânsız bir ar sayan ve hayatı sadece atalarından devraldığı sığ ezberlerle tüketebileceğini sanan o kolaycı kalabalıklar, toplumsal çöküşteki kendi paylarıyla yüzleşmekten ölümüne korkarlar. Ucuz kahramanlık gösterilerinin ve altı boşaltılmış hamasi nutukların o uyuşturucu etkisiyle galeyana gelmek, onlara bütün sorunları kökünden çözmüş olma yanılgısını verirken, aslında kendi çukurlarını biraz daha derinleştirdiklerini asla fark edemezler. Aynaya bakmaktan, kendi sustuklarıyla, kendi onayladıklarıyla ve haksızlık karşısındaki o utanç verici boyun eğişleriyle yüzleşmekten kaçtıkları sürece, ellerindeki o görünmez kiri başkalarının omuzlarına sürmek onların en temel savunma mekanizması hâline gelir.
Vicdani İkaz: Vicdani bir muhasebe yapacak derinliğe, hakikat mücadelesine göğüs gerecek bir dayanıklılığa ve bedel ödemeyi gerektiren o soylu çileye talip olmayan böyle bir çorak iklimde, nifak tohumlarının yeşermek için yağmura dahi ihtiyaç duymadığı inkâr edilemez bir gerçektir. O zehirli tohumlar, toplumun kendi elleriyle beslediği cehaletten, sevgisizlikten ve o hastalıklı kibrinden güç alarak saniyeler içinde devasa bir fesat ağacına dönüşür. Kökleri, aklın ve vicdanın tamamen terk edildiği o dipsiz karanlıklara inen bu ağaç, dallarından etrafa sadece kardeşi kardeşe düşman eden, merhameti tamamen yok sayan ve nihayetinde kendisi gibi düşünmeyeni insanlıktan aforoz eden o kanlı tekfir meyvelerini döker.
O zehirli meyveyi tadan her dudak geri dönülmez bir şekilde çürürken, o karanlık gölgede serinlediğini sanan her zihin aslında kendi ebedi cehenneminin ateşini harlamaya başlar. Geriye, hakikatin o asil ve vakur ağırlığını taşıyamayıp sırf kendi konfor alanını korumak adına dünyasını da ahiretini de o dinmek bilmeyen fesat ateşinde yakan kalabalıkların o kahredici ve sağır edici uğultusu kalır. İnsan, üzerine düşen o ağır sorumluluğu kuşanıp bu dehşetli yangına bir damla su taşıma cesaretini göstermediği müddetçe, kendi sessizliğiyle büyüttüğü bu alevlerin bir gün mutlaka kendi kapısını çalacağı gerçeğinden asla kaçamayacaktır.
Adalet Eşiği: Yeryüzünün nizamını ayakta tutan o sarsılmaz direk, adaletin yalnızca kitap sayfalarında kalmış soyut bir kavram değil, doğrudan doğruya insanın göğüs kafesini daraltan somut ve ağır bir sorumluluk olduğu gerçeğinde gizlidir. İçimizdeki o en acımasız ve en adil yargıç olan vicdan, nefsin bitmek bilmeyen fani arzularıyla zehirlendiğinde, insan başkasının feryadına sağırlaşmayı kendini koruyan bir güvenlik kalkanı zanneder. Sadece kendi kapısının önünü temiz tutarak, kendi konfor alanının o sahte huzuruna sığınarak ve yeryüzündeki kötülüğe fiilen iştirak etmeyerek masum kalacağını düşünen o eylemsiz yığınlar, kötülüğün çarklarına en büyük ivmeyi verdiklerini hiçbir zaman kendilerine bile itiraf edemezler. Oysa hak, güçlünün insafına terk edildiğinde ve adalet mefhumu güçlüyü aklayan bir kılıfa dönüştüğünde, o sessiz çoğunluğun suskunluğu bir masumiyet hali değil, doğrudan........
