Kalbin Hafızası
İnsan, çoğu zaman iyiliği kendi eliyle başkasına ulaşan bir imkân, bir destek, bir kolaylaştırma ve hatta yer yer bir lütuf gibi değerlendirmeye meyleder; oysa hakikatin derin katmanlarına biraz daha dikkatle bakıldığında anlaşılır ki, bir başkasının hayatına uzanan her sahici iyilik, görünürde dışarıya yönelmiş olsa bile, asıl ve en kalıcı tesirini yine onu yapan insanın kendi kalbinde, kendi vicdanında, kendi ruhunda ve kendi varlığının en mahrem bölgelerinde meydana getirir; çünkü dışarıdan bakıldığında yardım eden ile yardım edilen arasında tek taraflı bir akış varmış, biri veriyor ve diğeri yalnızca alıyormuş gibi görünse de, insanın bir açlığın önünde eğilmesi, bir yalnızlığın yanında durması, bir muhtacın yüküne omuz vermesi yahut dili olmadığı için acısını anlatamayan bir canlının hayatına şefkat taşıması, yalnızca dışarıdaki bir ihtiyacı gidermekle kalmaz, aynı zamanda insanın kendi içinde fark etmeden büyütmüş olduğu katılığı çözer, kendi ruhunda sessizce birikmiş olan yabancılaşmayı inceltir ve onu, modern hayatın hoyrat akışı içinde yitirmeye başladığı merhamet cevherine yeniden yaklaştırır.
Bir yoksulun elinden tutmak, bir yetimin yüreğinde güven duygusunu yeniden filizlendirmek, imkânsızlıkların kuşattığı bir talebenin önüne görünmez fakat belirleyici bir imkân kapısı açmak yahut sessizliği, çaresizliği ve korunmasızlığı ile insan vicdanını sınayan bir canlıya küçücük de olsa hayat taşıyan bir şefkat payı bırakmak, yüzeyde bakıldığında başkası için yapılmış bir fedakârlık, bir özveri yahut bir ahlâkî görev gibi görünebilir; ne var ki hakikatin daha derin düzleminde bunların her biri, insanın kendi iç dünyasında bencilliğe, hissizliğe, çıkarcılığa ve ruhsal çoraklaşmaya karşı verdiği sessiz fakat son derece belirleyici bir mücadele anlamına gelir; zira insan, başkasının acısına eğildiği her yerde yalnızca dışarıdaki yaraya temas etmiş olmaz, aynı zamanda kendi içinde kuruyup sertleşmeye başlayan, alışkanlıkların ve dünyanın yorucu telaşının altında hissizleşmeye yüz tutan bölgeyi de yoklamış olur ve henüz bütünüyle taşlaşmadığını, henüz kendi özüne bütünüyle ihanet etmediğini kendisine gösteren derin bir işaretle karşılaşır.
İnsanı insan yapan şey, çoğu zannedildiği gibi yalnızca düşünme gücü, konuşma kabiliyeti, bilgi biriktirme kudreti yahut dünyayı anlamlandırma yeteneği değildir; asıl belirleyici olan, kendisinin dışındaki bir hayatın acısını duyabilecek kadar içten bir duyarlılığa sahip olmak, başkasının ihtiyacını kendi konforunun önüne koyabilecek kadar ahlâkî bir olgunluğa erişmek ve kendisine hiçbir görünür menfaat sağlamayacak bir iyiliği sırf doğru olduğu, sırf insan kalabilmenin yükümlülüğü bunu gerektirdiği için yapabilecek kadar derin bir vicdan terbiyesi taşıyabilmektir. İşte bu ahlâk zayıfladığında insan yalnızca merhametini değil, varoluşunun anlamını da yavaş yavaş kaybetmeye başlar; çünkü vicdanın köreldiği yerde bilgi soğur, güç kabalaşır, başarı ruhu inceltmeyen kuru bir gösteriye dönüşür ve insanın dışarıdan büyüyen hayatı, içeriden sessizce çökmeye başlar. Bu sebeple bir açın karnını doyuran kişi gerçekte yalnızca ekmek vermiş olmaz; o, aynı zamanda kendi kalbine hâlâ bütünüyle kararmadığını gösteren sessiz bir delil bırakır, kendi vicdanına henüz tamamıyla sönmediğini fısıldayan bir ışık taşır ve kendi varlığının derinliklerine, insanlığını henüz bütünüyle kaybetmediğini gösteren mahrem bir kayıt düşer.
İyiliğin İç Sesi: İyiliğin en dikkate değer, en az fark edilen ve belki de en sarsıcı tarafı, karşı tarafın hayatında bıraktığı izin büyüklüğü kadar, hatta kimi zaman ondan da fazla, iyiliği yapan insanın iç dünyasında açtığı menfezde saklıdır; çünkü başkasının yarasına eğilen kişi, çoğu zaman farkında olmadan kendi içindeki görünmez yaralara da temas eder, bir başkasının yükünü hafifletmeye çalışırken kendi ruhunun üstüne çöken anlamsızlık duygusunu da gevşetmeye başlar, bir başkasının yalnızlığına eşlik ederken aslında kendi içindeki sessiz boşlukla da yüzleşir ve başkasına nefes olmaya çalışırken kendi varlığını boğan iç daralmayı da parçalar. Bu yüzden insan, yardım ettiğinde yalnızca bir yük hafifletmiş olmaz; aynı zamanda kendi iç âleminde biriken ağırlıkları azaltır, kendi ruhuna nefes alacak yeni bir genişlik kazandırır ve hayatını daha sahici, daha temiz, daha insana yakışır bir zemine taşır; çünkü başkasına uzanan elin asıl hikmeti, yalnızca ulaştığı yerde değil, o eli uzatan insanın içinde açtığı derinlikte saklıdır.
Vicdani İkaz: Ne var ki bu hakikati kavrayabilmek için, öncelikle modern insanın içine düştüğü büyük iç dağılmayı görmek gerekir; zira bugünün insanı, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar kalabalıklar içinde yaşamakta, hiç olmadığı kadar çok görünmekte, hiç olmadığı kadar çok konuşmakta ve hiç olmadığı kadar çok şeye temas ediyormuş gibi görünmektedir; buna rağmen, belki de tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar derin bir iç yalnızlık, iç kuraklık ve iç anlamsızlık yaşamaktadır. Çünkü çağımız, insanı dışarıya açarken içeriye kapatan, onu bağlantılar içinde çoğaltırken kendisine yabancılaştıran, konuşmayı artırırken hakikî duyuşu azaltan ve görünürlüğü büyütürken derinliği aşındıran bir düzen üretmiştir. Böyle bir düzende insan, çoğu zaman neyi neden yaptığını değil, yaptığı şeyin nasıl göründüğünü önemsemekte; ne kadar sahici olduğunu değil, ne kadar dikkat çektiğini hesaplamakta; neyin hakikat olduğunu değil, neyin alkış aldığını düşünmektedir. Oysa sahici iyilik, görünmekten çok derinleşmekle, alkış almaktan çok insanı içeriden dönüştürmekle, dışarıya yansımaktan çok içeriye işlemekle kıymet kazanır.
Tevazu Eşiği: Tam da bu noktada meselenin daha zor, daha incelikli ve daha sahici tarafı başlar; çünkü iyilik yapmak ile iyiliğin ahlâkını taşımak aynı şey değildir. Bir insanın yardım etmesi, henüz onun merhamet sahibi olduğunu tek başına ispatlamaya yetmeyebilir; zira insan bazen verir ama küçümseyerek verir, uzanır ama yukarıdan bakarak uzanır, destek olur ama karşısındakini eksik, yetersiz ve aşağı görerek bunu yapar; böyle bir durumda dışarıda bir fayda meydana gelmiş olsa bile, içeride ruhu incelten değil, aksine gizli bir kibri, örtük bir üstünlük duygusunu ve insanı insanla eşitlemeyen bozuk bir bakışı büyüten bir süreç işler. Oysa sahici merhamet, yardım edilen kişiyi minnet borçlusu, yardım eden kişiyi ise ahlâkî bakımdan üst bir varlık haline getirmez; bilakis insanı insanla eşitlemler, aynı kırılganlığın, aynı fâniliğin, aynı muhtaçlığın ve aynı korunmasızlığın içinde yürüdüğümüzü hatırlatır.
Tevazu Eşiği: Bugün el verenin yarın almaya muhtaç hale gelebileceği, bugün teselli edenin yarın teselli arayabileceği, bugün ayakta duran kişinin yarın bir başkasının omzuna yaslanmak zorunda kalabileceği........
