Çağımızın Vicdan Haritası
Savaş, Hafıza Ve Vicdan
Savaşın yeryüzünde açtığı yaraları görmek için olağanüstü bir dikkat kudretine, insan ruhunun en mahrem kıvrımlarına kadar uzanabilen keskin bir sezgiye yahut tarihin karanlık çağrışımlarını çözebilecek özel bir zihnî derinliğe sahip olmak gerekmez; çünkü yerle bir edilmiş şehirlerin taşlara sinmiş sessizliği, bir zamanlar neşeyle açılıp kapanan kapıları artık rüzgârın ve tozun insafına terk edilmiş evlerin kimsesiz bakışı, daha çocukluğunu dahi tamamlayamadan korkunun ağır yükü altında vakitsizce büyümek zorunda bırakılmış yüzlerin yorgun ifadesi, bir gecede hem geçmişini hem güven duygusunu hem de yarına dair en küçük tesellisini kaybetmiş insanların omuzlarına çöken o kelimesiz ağırlık ve henüz toprağın bağrına emanet edilmeden sayılara, tablolara, kısa haber cümlelerine ve geçici ekran görüntülerine dönüştürülmüş bedenler, savaşın yalnızca bir siyasi mesele, yalnızca bir sınır tartışması, yalnızca güçlerin çatıştığı bir alan değil, insanın varlığına doğrudan yönelmiş çok katmanlı bir yıkım olduğunu zaten bütün çıplaklığıyla göstermeye yeter; ne var ki savaşın asıl korkunç tarafı, yalnızca şehirleri çökertmesi, yalnızca hayatları yarıda bırakması, yalnızca annelerin sesine telafisi imkânsız bir yanıklık yüklemesi ve yalnızca toprağı kana, evi yetimliğe, ufku da matem duygusuna boğması değildir, bundan daha derin, daha sinsi ve çok daha kalıcı olan tarafı, insanın iç dünyasında fark edilmeden gerçekleştirdiği ahlâkî aşınmadır; çünkü savaş önce sokakları değil, önce binaları değil, önce sınırları değil, insanın başkasının acısıyla kurduğu bağı yıpratır, merhametin mahiyetini değiştirir, sarsılma eşiğini yükseltir ve en nihayetinde vicdan dediğimiz o ince, kırılgan, ilahî emaneti, çağın soğuk rüzgârları önünde yavaş yavaş üşütmeye başlar.
Bugün artık hiçbir tereddüde yer bırakmadan kabul etmek mecburiyetindeyiz ki çağımızın en büyük felaketlerinden biri, yalnızca savaşların artması yahut yeryüzünün daha kana bulanmış, daha güvensiz, daha zalim bir hâle gelmesi değil, insanın acıya alışma süratinin ürkütücü bir ölçüde yükselmiş olmasıdır; zira bir toplumun, bir kültürün yahut bir çağın çöküşü çoğu zaman sanıldığı gibi bir anda, tek bir büyük kırılmayla, herkesin aynı anda fark edebileceği gürültülü bir çökme ânıyla gerçekleşmez, aksine çok daha yavaş, çok daha görünmez, çok daha sessiz ve tam da bu sebeple çok daha tehlikeli bir istikamette ilerler; önce kalpler yorulur, sonra sarsılma eşiği yükselir, ardından insan kendisini bütünüyle dağılmaktan koruyabilmek için duygularına biraz mesafe koyar, bu mesafe zamanla makul görünmeye başlar, makul görünen şey bir müddet sonra alışkanlığa dönüşür ve alışkanlık da insan farkına varmadan karakterin bir parçası hâline gelir. İşte tehlike tam da burada, yani insanın kendisini koruduğunu sanarken aslında kendisinden eksilmeye başladığı eşikte belirir; çünkü kendini muhafaza etmek ile kendinden vazgeçmek arasındaki sınır çoğu zaman keskin çizgilerle ayrılmış değildir ve insan, içindeki bu yavaş geri çekilişi büyük kararlarla değil, fark edilmesi güç küçük vazgeçişlerle yaşar.
İlk gün gerçekten sarsılırız; gözlerimiz dolar, sesimiz kısılır, dünyanın başka bir coğrafyasında yaşanan felaketin kendi kapımızın önünde durmasa bile insanlığımızın eşiğine kadar geldiğini, kendi rahatlığımızın dışında cereyan eden bir olaydan ibaret kalmadığını, bizzat kalbimizin içine bir çağrı gibi düştüğünü derinden hissederiz. İkinci gün, zihnimiz devreye girer; olayların arka planını konuşur, tarihî sebepleri ayırır, tarafları tahlil eder, haklıyı haksızı tartar, siyasi dengelerin neye işaret ettiğini anlamaya çalışır ve aklın bu serinletici düzen kurma kabiliyeti, çoğu zaman bize hakikati yeterince taşıdığımız vehmini verir. Üçüncü gün ise hayat, o katı, o aceleci, o insana tam anlamıyla yas hakkı tanımayan akışıyla yeniden üzerimize kapanır; yetiştirilecek işler, cevaplanacak mesajlar, gündelik mecburiyetler, başka konuşmalar, başka görüntüler, başka başlıklar, başka öfkeler ve başka dikkat dağınıklıkları, henüz içimizde yerini tam bulmamış olan ilk sarsıntının üzerini örter ve insan, daha dün kalbine saplanan bir acının üzerinden sanki onu gerçekten yaşamamış gibi geçip gitmeyi öğrenir. Buraya kadar olan kısmı, insan ruhunun sınırlılığıyla, taşıma kapasitesiyle, kendisini koruma ihtiyacıyla açıklamak mümkündür; ne var ki tam da burada, yani açıklanabilir olanın içine gizlenmiş daha büyük ve daha karanlık bir tehlike vardır. Çünkü insanı her zaman açık kötülük bozmaz; bazen onu asıl bozan şey, makul görünen iç geri çekilişin zamanla ahlâkî bir kabule dönüşmesidir.
Alışmak, ilk bakışta masum bir kelime gibi görünür; hayatın ağır yükünü taşımak zorunda kalan ruhun kendisini bütünüyle kırılmaktan korumak için geliştirdiği tabii bir savunma refleksi gibi anlaşılır. Oysa insan ruhuna dair en ciddi hakikatlerden biri şudur ki anlaşılabilir olan her şey masum değildir ve korunma maksadıyla başlayan her iç düzenleme, eğer dikkatle izlenmezse zaman içinde insanın kendi derinliğini kaybettiği bir eksilişe dönüşebilir. İnsan, sürekli alıştıkça yalnızca dışarıdaki felaketlere değil, kendi içindeki ilk sarsıntıya da mesafe koymaya başlar; önce görüntülerin çarpıcılığı azalır, sonra kelimelerin yakıcılığı diner, ardından rakamlar yüzlerin önüne geçer, haber başlıkları hayatların yerini alır ve nihayetinde bir zamanlar uykusunu bölen bir trajedi, birkaç saat sonra başka başlıkların arasında silikleşip kaybolur. Böylece mesele artık yalnızca savaşın dışarıda sürmesi olmaktan çıkar; savaş, insanın içinde de sessiz bir zafer kazanmaya başlar. Çünkü eğer bir acı, bizi insanlığımızla yeniden yüzleştiren bir hakikat olmaktan çıkıp yalnızca maruz kalınan bir görüntü akışına, kısacık bir öfke dalgasına ve hızla tüketilen bir gündem maddesine dönüşüyorsa, orada kaybedilen şey yalnızca duygunun şiddeti değildir; orada kaybedilen şey, insanın başkasıyla ahlâkî bağ kurma kudretidir ve bu kudret zayıfladığında geriye yalnızca bilgi sahibi ama bağ kurma yeteneği körelmiş bir kalabalık kalır.
İnsanın kendisini koruması ile kendinden vazgeçmesi arasındaki sınırın bu kadar tehlikeli oluşu biraz da buradan gelir; çünkü insan çoğu zaman büyük kötülüklerle değil, küçük gevşemelerle eksilir. İlk aşamada yalnızca biraz daha az üzülür, ikinci aşamada biraz daha çabuk unutmaya başlar, üçüncü aşamada başka gündemlerin eski acıları örtmesine itiraz etmemeyi öğrenir, dördüncü aşamada bu durumu hayatın zorunlu ritmi diye yorumlayarak kendi iç eksilişine dil düzeyinde mazeret üretir ve nihayet bir gün, kendisini derinden sarsması gereken şeyler karşısında sükûnetini koruyabiliyor olmayı olgunluk zannetmeye başlar. Oysa duyarsızlık bir anda gelip insanın kalbine çöken yekpare bir karanlık değildir; o, küçük ertelemelerle, masum görünen kabullenişlerle, her defasında biraz daha kısalan sarsılma süreleriyle ve en nihayet “ben ne yapabilirim ki” cümlesinin arkasında ruhuna bir kaçış koridoru açmakla büyür. İnsan çoğu zaman kötülüğün doğrudan faili olmadan da kötülüğün iklimine hizmet eder; bunun yolu bazen zalimlerin yanında saf tutmaktan değil, mazlumun acısını yeterince ciddiye almamaktan, zulmün ahlâkî ağırlığını içeride taşıyamamaktan ve giderek buna alışmaktan geçer.
Burada hafıza ile vicdan arasındaki farkı ısrarla düşünmek gerekir; çünkü çağımızın en yanıltıcı zaaflarından biri, bir şeyi hatırlıyor olmak ile ona karşı ahlâken sadık kalmak arasındaki farkı görünmez kılmasıdır. Hafıza çoğu zaman dış uyaranlarla çalışan, yeni başlıklar için eski sarsıntıları kenara iten, gündemin hızına kolayca boyun eğen ve çoğu zaman bilgiyi depolayan bir mekanizma gibi işlerken, vicdan bambaşka bir mahiyet taşır; onun tabiatı hız değil süreklilik, gürültü değil derinlik, anlık tepki değil sadakattir. Bir acıyı birkaç saat boyunca konuşmak mümkündür; onun etrafında güçlü cümleler kurmak, onu paylaşmak, onun üzerinden haklı öfke göstermek, rakamları ezberlemek, siyasi yorumlar yapmak ve hatta onun etrafında bir fikir disiplini geliştirmek de mümkündür; fakat o acıyı, haber olma niteliğinin ötesine geçirip insanlığın iç meselesi kılacak kadar derine indirebilmek, gündem değişse bile onun ahlâkî ağırlığını içeride koruyabilmek ve başkasının felaketini kendi rahat alanımızın dışında kalıcı bir sorumluluk olarak taşıyabilmek çok daha ağır, çok daha zor ve çok daha........
