1- Denizi Olmayan Liman Şehri
Aslında Efes’i anlatmaya mermer sütunlarından değil, bugün orada olmayan denizden başlamam gerekiyor.
Çünkü şimdi karanın ortasında duran bu kadim şehir, vaktiyle Ege’nin en işlek limanlarından biriydi. Gemiler yanaşır, tüccarlar mallarını indirir, uzak memleketlerden gelen yolcular şehre Liman Caddesi’nden girerdi. Aslında Efes’in bütün hikâyesi, bir vakitler kıyısında yaşadığı o denizin etrafında şekillenmiş.
Biz şehre girdiğimizde güneş mermerlerin üzerine çoktan yerleşmişti. Pars önümde yürüyor, ben ise birkaç adımda bir duruyordum. İtiraf etmeliyim, Efes insana hızlı yürüme imkânı vermiyor. Her yapı, her sütun başlığı ve yol kenarında duran her küçük teferruat insanın dikkatini başka bir yöne çekiyor.
Üstelik Efes’in mazisi, bugün gördüğümüz Roma şehrinden çok daha eskiye uzanıyor. Bölgedeki yerleşim izleri, Çukuriçi Höyük sayesinde MÖ 7. Bin yıla kadar takip edilebiliyor. Ayasuluk Tepesi’ndeki yerleşimin geçmişi ise Tunç Çağı’na dayanıyor. Efes Artemis’ine adanan kutsal alanın kökleri de MÖ 2. Bin yıla kadar gidiyor.
Yani biz, Roma’dan kalmış bir şehrin içinde yürümüyorduk. Katman katman kurulmuş, yeri değişmiş, hükümdarlar görmüş, dinler ve devirler geçirmiş uzun bir hafızanın içindeydik.
Efes’in kuruluşuna dair en meşhur rivayet, Atina Kralı Kodros’un oğlu Androklos’a uzanır. Rivayete göre kâhinler ona yeni şehrin yerini bir balık ile bir yaban domuzunun göstereceğini söyler. Pişirilen balığın sıçramasıyla ateşin çalılıkları tutuşturduğu, oradan çıkan yaban domuzunun takip edildiği ve şehrin bu işaret üzerine kurulduğu anlatılır.
Elbette tarih ile rivayet aynı şey değil. Fakat eski şehirlerin surlarla........
