menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

IMF’den Sonra – Melih Demirel Yazdı

13 0
25.02.2026

2013 yılında Türkiye, Uluslararası Para Fonu (IMF) ile olan son borç taksidini ödediğinde bu gelişme “ekonomik bağımsızlık” başlığıyla duyuruldu. Siyasi ve psikolojik etkisi güçlüydü. Zira IMF, Türkiye’nin hafızasında yalnızca bir kredi kurumu değil; aynı zamanda kemer sıkma programları, yapısal reform baskıları ve denetim mekanizmalarıyla anılan bir aktördü.

Ancak ekonomi sembollerle değil, rakamlarla yürür. IMF’ye borcun bitmesi, Türkiye’nin dış finansman ihtiyacının ortadan kalktığı anlamına gelmiyordu. Çünkü Türkiye; üretim yapısı ithalata bağımlı, cari açık veren ve büyümesini dış kaynakla destekleyen bir ekonomi olmaya devam ediyordu.

IMF’den borç alınmıyorsa, bu finansman nereden ve hangi maliyetle sağlanıyordu? Küresel Piyasalara Açılan Kapı: Eurobond Borçlanmaları

IMF yerine tercih edilen ilk ve en görünür yöntem, uluslararası tahvil ihracı oldu. Hazine, küresel yatırımcılara dolar ve euro cinsinden Eurobond satarak borçlandı. Ancak burada kritik fark şudur: IMF kredileri görece düşük faizli ve uzun vadeli olurken, piyasa borçlanmaları ülkenin risk primine göre fiyatlanır. 2018 sonrası dönemde Türkiye’nin risk primi yükseldikçe dolar cinsi borçlanmalarda faizler %7–9 bandına çıktı, bazı dönemlerde çift haneli oranlar görüldü.

Bu oranlar, IMF’nin uyguladığı faizlerden belirgin şekilde yüksekti. Yani IMF’nin siyasi şartları yoktu belki ama piyasanın matematiği vardı. Ve gerçek şu ki piyasa, risk gördüğünde bedeli ağır keser.

Bankalar Üzerinden Dolaylı Borçlanma

Türk bankaları her yıl sendikasyon kredileri yenileyerek yurt dışından kaynak buldu. Bu krediler genellikle uluslararası referans faizlerin üzerine eklenen risk primiyle fiyatlandı. Risk arttıkça maliyet arttı. Maliyet arttıkça kredi faizleri yükseldi. Yükselen faizler reel sektöre yansıdı. IMF’ye doğrudan borç yoktu belki ama finans sistemi üzerinden dışa bağımlılık devam etti.

Swap Anlaşmaları: Sessiz ve Teknik Bir Finansman Yolu

Son yıllarda Türkiye; Katar, Çin ve Birleşik Arap Emirlikleri merkez bankalarıyla swap anlaşmaları yaptı. Bu anlaşmalar kamuoyunda çoğu zaman “rezerv artışı” olarak sunuldu. Oysa swap; karşılıklı para değişimi yoluyla sağlanan geçici bir likidite imkanıdır ve bilanço açısından yükümlülük oluşturur.

Şartları ve maliyetleri her zaman ayrıntılı biçimde açıklanmadı. Ancak hiçbir finansman kaynağının bedelsiz olmadığı bilinir.

IMF mi Daha Pahalıydı, Piyasa mı?

IMF’nin en ağır eleştirilen yönü ekonomik egemenlik tartışmalarıydı. Program karşılığında yapısal reform, bütçe disiplini ve denetim talep ederdi. Piyasa ise siyasi şart koymaz  ama risk primi koyar ve risk primi yükseldiğinde faiz, IMF’nin çok üzerine çıkabilir.

Bu noktada mesele ideolojik değil, maliyet hesabıdır.

IMF’den borç almamak tek başına ekonomik bağımsızlık anlamına gelmez. Eğer daha yüksek faizle ve daha kısa vadeyle borçlanıyorsanız, yalnızca borcun adresi değişmiştir.

Gerçek ekonomik bağımsızlık;

– Dış borç stokunun sürdürülebilir seviyeye inmesi,

– Cari açığın kalıcı biçimde azaltılması,

– Katma değerli üretimin artırılması,

– Risk priminin düşürülmesiyle mümkündür.

IMF defteri kapandı. Fakat yeni borç defterinde faiz oranları daha yüksek, vadeler daha kısa ve risk daha görünür hâle geldi. Borç almadan büyüyebilen bir üretim modeline geçebildik mi? Yoksa yalnızca alacaklının ismi mi değişti? Ekonomi sloganlarla değil, bilanço ile konuşur. Ve bilançoda görünen gerçek şudur: Bağımsızlık, borcun kime olduğu değil; borca ne kadar mecbur olduğunuzla ilgilidir.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR: 


© Medya Siyaset