menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Dava – Melih Demirel Yazdı

24 0
11.03.2026

Türk sinemasının efsanevi unutulmaz isimlerinden Kemal Sunal’ın başrolünde oynadığı 1986 yapımı Davacı filmi, memlekette ki yargı  sürecini  ince ince tiye alan filmlerden biridir. Hikâye basittir: Küçük bir mesele büyür, dava açılır, ardından dava büyüdükçe büyür; fakat işin tuhaf tarafı, mesele ilerledikçe herkes konuşur ama davanın kendisi bir türlü konuşulamaz. Bürokrasi konuşur, mahalle konuşur, kahvehane konuşur… Ortada bir dava vardır ama davanın özü sürekli başka yerlere savrulur.

‘’ Tabi olası zamansal akıbeti dışında İmamoğlu Davalarının bu filmle alakası yoktur.’’

Bugün memleket gündeminde yeniden bir “davacı” hikâyesi yazılıyor desek yeridir. Ancak yukarıda belirttiğim gibi: Yaşananların o filmle olası zaman akıbeti dışında bir benzerliği yoktur. Zira ortada gerçekten bir dava var ama etrafında oluşan gürültünün önemli bir kısmı davanın içeriğinden değil; egosal reflekslerden ve politik manipülasyonlardan beslenmektedir.

Gelelim bu hızla giderse otuz yıl sürmesi olası olan ve bu pazartesi başlayan davaların ilk duruşmasına…

Her defasında nasıl şaşırırız derken, davanın ilk gününde yaşanan bir hadiseyle bunu tekrar başaran . İmamoğlu’nun avukatları mahkemeden şu talepte bulundu:

“Ekrem Bey selamlama konuşması yapmak istiyor.”

Şimdi insan ister istemez soruyor:

Mahkeme salonu mu burası, yoksa miting meydanı mı?

Madem iş bu noktaya kadar geldi, keşke talepler biraz daha samimi olsaydı. Mesela bir de miting kürsüsü talep edilseydi. Hatta birkaç pankart, il ve ilçe örgütlerinin eksiksiz katılımı,  bir de ‘’ Her şey çok güzel olacak’’ … Tam olur, tadından yenmezdi.

Zira görünen o ki bazıları için mahkeme salonu ile seçim meydanı arasındaki fark giderek belirsizleşiyor.

Oysa gerçek son derece nettir: Mahkeme salonu propaganda alanı değildir.

Hakim kürsüsü de kimseyi tatmin etme, absürt istekleri yerine makamı hiç değildir.

Bir başka tartışma başlığı da davada alınan üst düzey güvenlik önlemleri oldu. Dört yüz kişinin yargılandığı, siyaseten oldukça hassas bir atmosferin bulunduğu bir davada güvenlik tedbirleri artırılınca bazı çevreler hemen eleştiri korosuna katıldı.

Provokasyona son derece açık ve her defasında bu girişimin olduğu  bir ortamda Allah muhafaza birinin burnu kanasa bunun hesabını kim verecek?

Eğer siyasete girme fikri varsa, Aspirin satmasının memlekete daha hayırlı bir iş olacağını önereceğimiz, PlayStation tutkunu eczacı esnafı mı?

Yoksa, bir gün Cumhurbaşkanı olacağım iddiası olan ama önce okulunu bitirmesini tavsiye edeceğimiz,  Akçaabat köftecisi mi? Neyse…

Devletin görevi “bir şey olmaz” diyerek seyirci kalmak değildir. Devletin görevi tam tersine, bir şey olmasın diye tedbir almaktır. Çünkü Türkiye’de siyasetin harareti yükseldiğinde küçük bir kıvılcımın nasıl büyük yangınlara dönüşebildiğini bu ülke defalarca tecrübe etmiştir.

Elbette bir hususu da açıkça söylemek gerekir: Biz hukukçu değiliz. Türkiye’deki hukuk ve adalet sistemi sonuna kadar eleştirilebilir. Dün eleştirildi, bugün eleştiriliyor, yarın da eleştirilecektir.

Ancak bütün bunların ötesinde ortada göz ardı edilemeyecek bir gerçek var.

Daha önceki yargı süreçlerinde de gördüğümüz gibi Ekrem Bey’e yöneltilen sorular ile verilen cevaplar arasında çoğu zaman ciddi bir mesafe oluşuyor. Yargı makamı İstanbul’u soruyor, karşılığında köfte tarifi alıyor. Elbette bu bir mecaz.

Ama mesele tam olarak budur.

Sorular başka yerde, cevaplar bambaşka bir yerde olunca ortada tuhaf bir durum doğuyor: Herkes konuşuyor ama dava ilerlemiyor. İddialar ortada kalıyor, cevaplar ise sürekli başka adreslere gönderiliyor.

Ve bu durum bir süre sonra savunmadan çok başka bir şeyi çağrıştırmaya başlıyor.

Bu davanın muhatabı elbette davayı siyasi bir zemine çekmeye çalışacaktır. Bu o perspektiften  anlaşılır bir reflekstir. Ancak bunun da bir yöntemi, bir ciddiyeti vardır. Sorulan sorulara cevap vermek yerine sürekli başka başlıklara kaçmak, davayı çok uzatır. Hele bir de birisi, iddianame yüzüme okunsun derse, yandı gülüm keten helva…

Öyle ki bu gidişat böyle devam ederse ortaya ironik bir tablo çıkabilir:

Süre hesabı yapılacak olursa, 1986 yapımı Davacı bile bu davanın yanında kısa metrajlı bir yapım gibi kalabilir.

Açık öğretim fakültesi mezunları Cumhurbaşkanı adayı olabiliyor mu?


© Medya Siyaset