Mavi yakalı çalışmaya mecbur işsiz üniversiteliler
Üniversite mezunu işsizlerin sayısı o kadar arttı ki; eğitimli olmayı gerektirmeyen, niteliksiz ve bedenen çalışılacak işleri de reddedemeyecekleri bir noktaya geldiler.
Avrupa ülkeleri arasında Türkiye, %73.1 oranıyla üniversite mezunu istihdamının en düşük olduğu ülke.
Aynı zamanda, Avrupa ülkeleri arasında üniversite mezunu işsiz oranının genel işsiz oranını geçtiği tek ülke konumunda…
Bu, istihdam edilenlerin de gördükleri eğitime uygun alanlarda ve işlerde çalıştıkları, istikrarlı bir iş sahibi oldukları anlamına gelmiyor.
Üniversite mezunlarının sırf işsiz kalmamak için beklentilerine hiç uymayan işlerde ve pozisyonlarda yoğun olarak çalıştıklarına dair medyaya yansıyan pek çok haber var.
8 yıllık apartman görevlimiz işten çıkarıldı. Yerine başvuran insanları görseniz: 4 yıllık üniversite mezunları, öğretmenler İnanılmaz bir tablo…
Apartman görevlisi pozisyonunda işe girecek birinin, üniversite mezunu olsa da alacağı maaş, asgari ücret düzeyinde veya asgari ücret civarındadır. Çalışma şartları da pek kolay değildir.
Genç bir kadın, bir videoda iş bulmadaki umutsuzluğunu anlatıyor:
5 aydır iş arıyorum. Başvurmadığım yer kalmadı. Üniversite mezunu olarak ne kendi alanımda iş bulabiliyorum, ne başka bir yerde...Asgari ücrete bile razıyım, ama onu da bulamıyorum. Asgari ücretli bir işte 10 saat çalıştırmalarına bile razı geldim; ama gece 12.00’de işten çıkmamı istedikleri halde servis vermediler. O saatte eve nasıl döneceğim? Biz kazancımızı nasıl sağlayacağız; hayatımızı nasıl idame ettireceğiz?
pic.twitter.com/bIdjVZ2vD6— stocks (@stocks1888) March 27, 2026
pic.twitter.com/bIdjVZ2vD6
Üçüncü bir olayda, bir genç metroda haykırıyor:
İki üniversite bitirdim, öğretmenliği kazandım; ama iki yıldır atanamıyorum. Şimdi A-101’de işe başladım. Anne, oğlunla gurur duy!
Bit genç metroda haykırdı:“2 üniversite bitirdim, öğretmenliği kazandım. İki yıldır atanamıyorum.Şimdi A-101’de işe başladım. Anne, oğlunla gurur duy.” pic.twitter.com/9vdl5GHNTS— PARLA (@badetuana__) March 29, 2026
Bit genç metroda haykırdı:“2 üniversite bitirdim, öğretmenliği kazandım. İki yıldır atanamıyorum.Şimdi A-101’de işe başladım. Anne, oğlunla gurur duy.” pic.twitter.com/9vdl5GHNTS
Türkiye’nin istihdam gerçeğini anlatan bu haklı serzenişlerden şu sonuçlar ortaya çıkıyor:
-Bir taraftan üniversite mezunları hatta yüksek lisanslılar, asgari ücret şartlarında günde 10 saat çalışmaya razı olurken; diğer taraftan devlet, kendi kadrolarında çalıştırdığı, özel sektörde iş arayanlardan daha ileri niteliği ve birikimi olmayan kamu personeline asgari ücret düzeyinin 2-2.5 katı maaş ödüyor.
-Devletin, üniversitelerin nitelikli branşlarından mühendis, iktisatçı, işletmeci, finansçı, eğitimci ve kamu yönetimi uzmanı olarak mezun ettiği gençlere verdiği diplomanın, piyasada bir kağıt parçasından bir farkı yok.
-Ne yazık ki mevcut reel sisteme göre, kamu personeli kadrolarındaki şişkinliğe rağmen; eğitimli işsizler kitlesini istihdam edecek tek alan, “kamu kesimi” olarak görünüyor. Bunu tüm ünlversite mezunlarının, umutlarını “devlette bir kadroya atanabilme” şansına bağlamış olmalarından anlıyoruz.
Beyaz yakalı olarak istihdam edilmek üzere eğitim gören üniversite mezunları, neden büyük ölçüde mavi yakalı olarak; raf düzenleme, ürün yükleme-boşaltma gibi bedenen çalışmayı gerektiren alanlarda istihdam edilmek zorunda kalıyor?
Türkiye’de yüksek oranda üniversiteli işsizliğinin sebebi, piyasadaki şirketlerin teknolojik gelişmişlik düzeyi ve üretim altyapısının üniversite mezunlarına ihtiyaç duymamasıdır.
Bizde üretim sektörleri, bilgi düzeyi yüksek üniversite mezunlarına değil; el becerisi ve iş görme kabiliyeti yüksek “ara insan gücüne” ihtiyaç duyuyor.
Üretim piyasası; kalıp ustası, tesisatçı, elektrikçi, kaynakçı, yağcı, iş makinesi operatörü ararken; siz habire üniversite diplomalı mezunları piyasaya sürüyorsunuz.
Bu nedenle üç harfli marketler, eğitimli işsizlerin (mühendislerin, öğretmenlerin, işletmecilerin kamu yönetimi mezunlarının), asgari ücretli “depo istihdam alanına” dönüşmüş durumda…
Yani, piyasanın ihtiyaç duyduğu düşük nitelikte işgücü talebi ile, eğitim sisteminin her yıl piyasaya arzettiği üniversite eğitimli işgücü sayısı arasında belirgin bir asimetri var.
Üniversiteler, her yıl daha fazla sayıda mezun verdikçe, bu asimetrik dengesizlik artarak devam edecek.
Bu, Türkiye’nin popüler sektörler olarak inşaatı ve iç piyasaya dönük hizmet faaliyetlerini seçmesinin ve bunları ekonomide lokomotif haline getirmesinin kaçınılmaz sonucudur.
Bu noktada, Türkiye’deki bu yapısal sorunun daha iyi anlaşılabilmesi için benzer “perakende ucuzluk marketi zincirinin” bir Avrupa ülkesinde, mesela Almanya’daki modeliyle ile karşılaştırılması; işgücü piyasasının derinliği, eğitim-istihdam uyumu ve yüksek eğitimli emeği emme kapasitesi açısından açıklayıcı olacaktır:
Türkiye’de “Üç Harfliler” olarak anılan indirim marketlerinde çalışan bir personelin ortalama geliri asgari ücret bandında (2026 itibarıyla yaklaşık net 28.000-32.000TL aralığında) şekillenmektedir. Buna karşılık Almanya’nın ucuzluk marketi Aldi mağazalarında çalışan bir personelin ortalama aylık net geliri yaklaşık 2.000-2100€ seviyesindedir. Almanya’da bu tutar, 1.700€’luk asgari ücretin %20 üzerinde ve oradaki en düşük kamu personeli maaşına denk iken; Türkiye’de üç harfli market çalışanı, asgari ücret düzeyinde ve öte yandan en düşük devlet memuru maaşının yarısından az ücret almaktadır.
Bu fark yalnızca nominal değil; satın alma gücü açısından da aynı işin Almanya’da “geçimlik ve sürdürülebilir bir meslek,” Türkiye’de ise çoğu zaman “geçici ve düşük gelirli bir tutunma alanı” olduğunu gösteriyor.
Ancak esas belirleyici fark, ücretin ötesinde, işgücü yapısında ortaya çıkıyor. Almanya’da perakende çalışanlarının önemli bir kısmı lise sonrası 2-3 yıllık mesleki eğitim programları ile bu alana bilinçli biçimde girmekte ve mağaza yöneticiliği, bölge yöneticiliği gibi kariyer basamaklarına ilerleyebilmektedir. Türkiye’de ise aynı pozisyonlar, büyük ölçüde iş başında öğrenilen, üniversite mezunlarının çalışmak zorunda kaldıkları, standart mesleki eğitim gerektirmeyen ve yüksek sirkülasyona sahip işler olarak dikkati çekmektedir.
Neden Almanya’da üniversite mezunları, doğrudan kendi alanlarında, üretim piyasasında ve nitelikli pozisyonlarda istihdam edilirken; Türkiye’de aynı eğitim seviyesine sahip kişiler çoğu zaman gelip geçici, farklı ve düşük nitelikli sektörlere yönelmek zorunda kalıyor?
Bu farklılığın temelinde, iki ülkenin ekonomik yapısı yatmaktadır. Almanya’da imalat, mühendislik, otomotiv, makine, kimya, yazılım, finans ve profesyonel hizmetler gibi alanlarda derinleşmiş, ihracat odaklı ve yüksek katma değerli bir üretim yapısı bulunmaktadır. Bu yapı yüksek eğitimli işgücüne geniş ve sürekli bir talep oluşturarak, üniversite mezunlarının kendi alanları dışında işlere yönelmesini istisnai hâle getiriyor. Türkiye’de ise asıl sorun yalnızca işsizlik değil; yukarıda belirtildiği gibi, yüksek eğitimli işgücü arzı ile üretim piyasalarının bunu emme kapasitesi arasındaki “beceri uyumsuzluğu” ve “nitelik asimetrisidir.”
Sonuç olarak aynı “indirim marketi” işi, Almanya’da mesleki eğitimle desteklenen ve belirli bir kariyer hattı sunan istikrarlı bir alan iken; Türkiye’de “fazla/gereksiz eğitimlilik,” eksik istihdam ve diploma değerinin aşınması gibi olguların somutlaştığı bir tampon istihdam alanına dönüşmektedir.
Kabul etsek de etmesek de ülkemizin gerçeği bu…
