Dağ İsen; Sen Bana
İnsan ardında sırtını sıvazlayacak bir dağ ararmış…
Ezelden bir ikrar mı, toprağın kadim yazgısı mıdır bilinmez… Öyle görmüştün atadan. Öyleydin sen… Heybetliydin vesselam… Cici bici sözler bilmez; sevgini, süslü laflarla anlatamazdın. Fıtratın sert, gevherin haşmetli; merhametin, öfken de vakur duruşunda gizliydi. Yalçın kayaların, dik yamaçların huyu çalınmıştı simana. Sevgini anlatan tek sözünü, azar kokan bir hasbilikle mühürlerdin sen:
En özel kelâmın, en derin şefkatin buydu…
Övgünde, yerginde buydu gülüm. Hakikat kapısındaki gurur, namusundu senin.
“Ağır taş yerinden oynamaz” “Ağır olun, dürüst olun.” derdin ya, taş sendin, dağım sendin baba.
Şimdi bakıyorum da koca çınara sırtına kederin yükü binmiş. Gençliğinin heybetli gövdesi, gardaş acısıyla sarsıldıkça bükülmüş. Çekik gözlerinde keskin bakışların yerini, yaprak döken ağıtların buğusu kaplamış.
Daha dokuz yaşındayken, dal olmuşsun obana. Bibi derdin halana. Anandan, kardaşlarından ayrı, evlatlık verildiğinde; geçim ne, yokluk ne demek öğrenmişsin sen… Lastik ayakkabıların içinde donan, küçük ayaklarınla; dereotu, maydanoz, reyhan satarak meydan okumuşsun kışın ayazına. Hiç yeni giysin olmamış çocukken. Hüznünü kıpkırmızı kesilen ellerinle avutmayı, üşüyen burnunu kazağının koluyla silip gözyaşını içine akıtmayı ta öncelerden belledin sen.
Yokluk bir yanda gurbet öbür yanda… Bir de hiç bitmeyen gavur hasret ile, umutlar, tahta sandıkta saklanan bir kavanoz bal gibi. Bitmesin diye azar azar tüketilen… Anacığın arda kalmış öte yanda uzaklarda…
Güççük yaşta el mahkûm, çocuk omuzlarınla göğüsledin hayatı. Boy vermemiş hâlinle herkesten önce büyüdün. Yaşıtların oyun peşindeyken, evin direği oldun. Ödedin bedelini bibine minnetin. Gurbet ellerde bir başınaydın. Bir eski halı, bir tahta sandıkla yerleştin ellere. Gardaşlarının........
