menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İki hikâye, tek hakikat

117 0
yesterday

Aynı hastane odasında, biri duvar dibinde öteki pencere önünde yatan ve pencere önündekinin duvar dibindeki arkadaşına her gün dışarıda gördüklerini en ince ayrıntısına kadar anlattığı o hikayeyi okuduğum günden beri; hapishaneye düşmüş ve çok uzun yıllar yatacağı belli olan bir adama, dışarıda kalmış çok yakın bir arkadaşının her gün gördüklerini bir mektupla yazarak anlatan bir adamın hikayesi dolanıyor kafamda.

İlk hikaye zihnin duvarlarını yıkma gücü üzerinedir biliyorum; ikincisi dışarıyı içeridekine taşımak üzerine olacak. İki hikayenin de derdi aynıdır:

Fiziken tutsak olan birine, hayal gücü ve şefkat yoluyla özgürlük hediye etmeye kalkışmak...

Hastane odasındaki iki felçli hastanın hikayesi yazılıdır bir yerde, müellifini bulamadım. Başta, gerçeküstü edebiyatın babalarından İtalyan Dino Buzzati’nin hikayesi sandım ama değilmiş. Kafamı meşgul eden bu ikinci hikayeye ise yakın bir zamanda; Orhan Kemal’in, hapishanede Nâzım Hikmet aracılığıyla önce gıyaben tanıştığı, daha sonra bu tanışıklığı bir mektup arkadaşlığına dönüştürdüğü ve hapishaneden çıktıktan sonra sıkı dost olduğu Kemal Tahir’e yazdığı mektuplarda çıktı karşıma.

Kemal Tahir ile Orhan Kemal, tanışmalarını ve Orhan Kemal’in ölümüne kadar süren o sıkı dostluklarını Nâzım Hikmet’e borçludurlar. Günün birinde sıska, kuru bir dala benzeyen bir delikanlı Bursa Cezaevi’ne getirilir. Askerdeyken Nâzım Hikmet’in kitaplarını hem bulundurmaktan hem de okumaktan suçlu bulunmuştur. Nâzım Hikmet, bu çocuktaki cevheri çabuk keşfeder. Daha önce Kemal Tahir’e “yatırım” yapmış ve onu yazar olmaya sevk etmiştir; şimdi ise tıpkı onun gibi her halinden gayret ve dirayet akan bu yeni genci yetiştirerek “dünya üzerine salmaya” gelmiştir sıra.

Nazım Hikmet ile Orhan Kemal, üç buçuk sene aynı koğuşta kalırlar. Bu süre zarfında Orhan Kemal edebi yönden bir hayli pişer. Bu arada, Nâzım Hikmet’in tanışmalarına vesile olduğu arkadaşı Kemal Tahir’le de durmadan mektuplaşırlar. Cezasının bitimine doğru Orhan Kemal, gündüzleri hapishane dışına çıkıp çalışma izni hakkına kavuşur. Her gün düzenli bir şekilde şehre götürülür; o da bu durumu Kemal Tahir’e bir mektupla bildirir. Bunun üzerine Kemal Tahir, kendisinden dışarıyı anlatmasını ister.

Orhan Kemal, içerideki dostuna yazdığı mektupta gördüğü her şeyi günü gününe aktarır; o da hayal edebilsin diye tüm ayrıntıları kelimelerle mektubuna döker. İşte bu mektup, çok uzun süredir kafamı meşgul eden ve sınırları yıkmaya çalışan o adamın hikayesine çok benziyor: Dışarıdaki dostun içerideki dosta, dışarısının her halini yazarak kelimeler aracılığıyla tutsak kaldığı duvarları yıkma çabası...

Orhan Kemal’in Kemal Tahir’e yazdığı bu mektup tarihsizdir ancak önceki tarihli mektuplara bakıldığında, 1942 baharında yazıldığı kolayca anlaşılır.

Orhan Kemal; kendisi gibi dışarı çıkıp çalışma imkanı olmayan, ondan çok uzak bir şehirdeki hapishanede bulunan dostu Kemal Tahir’e mektupla hem özgürlüğü hissettirmek hem de kelimeler aracılığıyla onun hayal gücünü tetiklemek istemiştir belli. Çünkü mahpusluk hayatı sonsuz bir rutindir. Belki de insanı hapishanede esas yıkan şey özgürlüğünden mahrum kalması değil, o öldürücü rutine mahkum edilmesidir. Bilgi ve rutin insanı korur ama merak özgürleştirir. Bu yüzden aklı başında çoğu mahkum, hapishanede hem çok okur hem de yeni bir dil öğrenmeye çalışır. Zira yeni öğrendiğimiz her şey, zihnimizdeki bir tel örgüyü kaldırıp atar.

Şimdi gelelim Orhan Kemal’in Bursa’yı, Malatya Hapishanesi’nde bulunan Kemal Tahir’e anlattığı o güzelim mektubuna:

Kardeşim Kemal Tahir,

Bugün son olarak işe çıkıyorum. Belki on gün, belki on beş gün çıkmayacağım. Çünkü dışarının serbestisine alışınca çalışmak kabil olmuyor. Halbuki ilk hikaye kitabımın intişarı için devamlı ve titiz bir çalışma lazım.

Bursa şehrine dair benden manzaralar beklediğinizi yazmışsınız. Haklısınız. Bursa gibi renkli ve Bursa gibi harikulade tabiat manzaralarını tespit etmek bir hikayeci için değil, bu işle meşgul olmayanlar için bile kabil olacak kadar kolay bir şey.

Mesela Çekirge semti... Buraya geldiniz mi bilmem. Kırmızı otobüsler sizi Ulu Cami’nin önünden aldı farz edelim. Yol parke döşelidir, pek de muntazam değildir. Otobüsün içinde sarsıla sarsıla bir müddet gidersiniz. Bu dar ve gayrimuntazam yolun iki kenarındaki dükkanlar pek süslüdür. En göze çarpan manzara “döner kebapçılar”dır. Berberler, kartpostal ve kitapçı dükkanları, bilhassa manavlar... Mevsimine göre portakal, limon, elma, armut, şeftali, erik, kayısıdan tutun, sebzelerin envai bulunur. Tabi Beyoğlu’ndakiler gibi. Yani intizam ve pahalılık itibariyle...

Otobüs yürüyor. Bu caddenin iki tarafında dehşetli tezatlara rastlamak her zaman kabildir. Gayet lüks bir lokantanın hemen yanı başında küçük bir aktar dükkanı; sahibi uzun sakallı,........

© Habertürk