menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

"Gılgamış"tan beri "Öteki" ve barışın anahtarı

151 0
23.08.2026

“Öteki”; Jorge Luis Borges’in “Kum Kitabı”nın açılış hikayesidir. Hikaye, kadim zamanlardan beri insanın kendini “öteki”, “ötekiyi” kendi olarak kabul etmesinin, günümüzün yaygın deyimiyle “empati” yapabilmesinin zorluklarını anlatır.

Hikayede, aslında aynı kişi olan ihtiyar Borges ile genç Borges iki farklı zaman diliminde Charles Nehri kıyısında bir bankta karşılaşır, sohbet etmeye başlarlar.

İnsan yaşlanınca, geride kalan her şeye, yaşadıklarına, ardında bıraktıklarına, dünyaya, hafızasında ne varsa işte onlara, itinayla açtığı, içinde ne olduğunu bildiği ama bilmezlikten geldiği eski bir ceviz sandığın içine baktığı gibi bakar.

Jorge Luis Borges de ömrünün son demlerinde, Cambridge’de bir bankta oturmuş, yanında akan nehirle birlikte etrafını süzmektedir. Yalnızlık, ununu elemiş, eleğini asmış bir felsefe öğretmeni için bulunmaz bir nimettir derken, yanına bir genç ilişiverir. Borges kibar adam; “Kalkıp gitsem ayıp olur, kabalık sayılır,” diye yerinden kımıldamaz. Sırf nezaketinden, hayatının en büyük mucizesine tanıklık edeceğinden habersiz, biraz daha kalır orada.

Derken, o genç adamın dudaklarının arasından ıslıkla bir ezgi kaçar. İşte o an, zamanın çarkı tersine dönmeye başlar. O ezgi, yaşlı Borges’i alıp yıllar öncesine, gençliğinin o uçarı, o güzel günlerine, can dostu Alvaro’nun yanına götürür. Genç adamın ıslıkla öttürdüğü o ezgi, Borges’in gençken bir türlü tutturamadığı, becerip de söyleyemediği bir şarkının sözlerine dönüşür. Bakar ki bu çocuk, tıpkı kendisinin bir zamanlar yaptığı gibi, hayranlıkla Alvaro’yu taklit ediyor.

Yaşlı yazarın yüreği ağzına gelir, ses tanıdık, ezgi tanıdıktır. Döner gence, “Bayım,” der, “Siz Uruguaylı mısınız, yoksa Arjantinli mi?” Delikanlı pek oralı olmaz, isteksizdir. Ama Borges ısrarcı. Bu kez aniden bir adres söyler, “Değil mi?” diye gözlerinin içine bakar genç adamın. Cevap müspet olunca, ihtiyar adamın gür sesi etrafa yayılır:

“Sizin adınız Jorge Luis Borges’tir. Ben de Jorge Luis Borges’im. Yıl 1969, Cambridge şehrindeyiz.”

Genç Borges şaşırır, öfkelenir, “Hadi canım sen de!” der gibi karşı koyar ihtiyar adamın bu deli saçmalarına. İnsan rüyasında kendi beyninin kıvrımlarında gezinir ya, “Bu bir rüya olmalı, aklımdakileri bilmen normal,” diyerek kendini teselli etmeye çalışır. Ama yaşlı Borges’in hafızasında çok kanıt var; eve dair, aileye dair sırlar bir bir dökülür dilinden. En sonunda cebinden bir bozuk para çıkarıp gencin avucuna bırakır. Genç adam paraya bakar ve dona kalır:

“Olamaz, bu 1964 tarihli bir para!” der çaresizlikle. Henüz yaşamadığı, ona çok uzak, geleceğe ait bir zamanın parası duruyor avucunda.

İki Borges de anlar ki, bu dünya bir rüya değilse bile, paylaştıkları kader tam bir mucize. İkisi de aynı adam, ikisi de aynı hikayenin farklı kahramanlarıdır.

Sanatta, özellikle de edebiyatta “öteki” kavramı, insanoğlunun kendiyle, içindeki o karanlık korkularla yüzleşmek adına tarih boyunca baktığı en pürüzsüz aynadır. “Ben”in ya da “biz”in kapsama alanı dışında kalan, yabancı olmakla damgalanan, bastırılan ve dışlanan ne varsa, var oluşundan bugüne edebi muhayyilenin merkezinde birer “öteki” olarak neşvünema bulur.

Şu ana kadar yazdıklarımı takip edenler bilir; son zamanlarda, perdede boy gösteren meşhur bir film vesilesiyle, sık sık Homeros’a başvurdum; onun ölümsüz destanının bazı hikayelerini havalandırdım. Şimdi gelin, zamanın dehlizlerinde daha da geriye, Homeros'tan da öncesine, insanlığın ilk büyük destanı olan “Gılgamış”a doğru bir yolculuğa çıkalım.

“Öteki”yle karşılaşmamız ilk defa bu destanda ortaya çıkmıştır çünkü.

Mezopotamya’dayız. Henüz kelimeler taşa yeni kazınıyor, nehirler yataklarını yeni yeni buluyor. İşte o vakitlerde, surlarının gölgesi iki nehrin arasındaki muazzam düzlüğü kaplamış olan Uruk şehrinde, tahtında bir türlü huzur bulamayan genç bir kral var, adı Gılgamış’tır.

Gılgamış’ı üçe bölsen, iki parçası tanrı, bir parçası insandı ama yüreğinde amansız bir sızı vardı ve bu sızı onu düpedüz insan yapmıştı. Ölümden korkuyordu çünkü. Adının zamana yenilmesinden, unutulup gitmekten, solan her şey gibi solmaktan mustaripti. Yalnızdı. Kendisine denk bir can, kalbine ayna olacak bir yüz bulamadığı için öfkesini halkına kusuyor; her düğün gecesinde, gelinin odasına ilk o giriyordu. “İlk gece hakkı” onundu. Sevgi nedir bilmiyor, yalnızlığın karanlık kuyusunda debelenip duruyordu.

Ancak kaderin ona çizdiği yol ondan habersiz uzanıyordu önünde. Dağların, bozkırın şefkatiyle emzirilmiş, ceylanlarla koşup aslanlarla pençeleşmiş o vahşi ve masum adam Enkidu, bir fahişenin şefkatli teninde ehlileşip medeniyetin kokusunu alınca Uruk’un yollarına düşmüştü. Gılgamış’ın rüyalarına gökten düşen bir göktaşı gibi giren o “yabancı”, aslında kralın ömrü boyunca aradığı, ruhunun sökülüp atılmış öteki yarısıydı.

O muazzam karşılaşma günü, gelip çattı. Gılgamış, yine bir gelinin odasında o gemlenemez arzusunun peşinden gitmek üzereyken, gerdek odasının eşiğinde devasa bir gölge belirdi. Enkidu, dağların........

© Habertürk