Adalet mi İstiyoruz, Adil Olduğuna İnanmak mı?
Adalet, çoğunluğun savunduğu ama yine çoğunluğun aynı şeyi kastetmediği bir kavramdır. Hangi siyasi görüşten olursa olsun, insanlar yaşadıkları dünyada adaletin hüküm sürmesini ister. Araştırmalar, sadece Türkiye’de değil bütün kültürlerde adaleti toplumun ortak değerlerinden biri olarak gösterir. Ne var ki dikkatli bakıldığında bu uzlaşı, beraberinde başka bir sorunu gizler. Herkes adalet ister, bu doğru. Ama herkesin adaletten anladığı şey de aynı değildir.
Daha önemlisi, insanlar genellikle adaletin gerçekleşmesinin ötesinde bunun gerçekleştiğine inanmayı ister. Çünkü “adil dünya” fikri normatif bir talep olmanın ötesinde güçlü bir psikolojik ihtiyaçtır. İnsan, yaşadığı dünyanın özünde anlamlı, öngörülebilir ve hak edilmiş sonuçlar üreten bir yapı olduğuna inanmak ister. Bunun alternatifi dünyanın rastlantısal ve kontrol edilemez bir yer olduğunu kabul etmektir. Bu da çoğu insan için katlanması zor bir belirsizliktir. Çünkü insan zihninin bu tür belirsizliklerle arası pek iyi değildir.
Kısaca insan söz konusu olduğunda adaleti yalnızca bir ilke olarak düşünmek yeterli değildir. Adalet aynı zamanda bir inançtır. İnsanlar sıklıkla anlamak için değil, olup bitene katlanabilmek için adalet fikrine başvurur. Başarıyı ya da başarısızlığı hak edilmiş, eşitsizliği ise tolere edilebilir kılan şey işte bu inançtır.
ADALET BİR İNANÇTIR: ADİL DÜNYA İHTİYACI
İnsan, dünyanın temelde adil olduğuna inanma eğilimi taşır. Sosyal psikolojide bu eğilim “adil dünya inancı” olarak adlandırılır. Bu kavrama göre insanlar, iyi şeylerin iyi insanlara, kötü şeylerin ise kötü insanlara geldiği bir düzene inanma eğilimindedir.
Bu inanç ilk bakışta masum gibi görünebilir. Hatta toplumsal düzeni önceleyen anlayış tarafından işlevsel bile sayılabilir. Çünkü insanlar yaşadıkları sistemin temelde adil olduğuna inandıklarında, kurallara uyar ve düzeni sürdürme konusunda daha istekli hale gelir.
Ancak bu inancın bir bedeli de vardır.
Adil dünya inancı, gerçekliği anlamaya yönelik epistemik bir ihtiyaçtan olduğu kadar, gerçekliğe katlanmayı mümkün kılan psikolojik bir ihtiyaçtan da beslenir.
Örneğin, başarı yalnızca çaba ve yeteneğin sonucu değildir. Şans, doğru zamanda doğru yerde olma, görünmeyen avantajlar ve daha birçok bağlamsal değişken de söz konusu olabilir. Adil dünya inancı bu karmaşayı basitleştirir: “Hak ettiği için başardı” deriz.
Başarıyı bireyin içsel özelliklerine bağlamak eksik bir açıklamadır; ama asıl sorun bu sadeleştirmenin başarısızlık söz konusu olduğunda aldığı biçimde ortaya çıkar. Adil dünya inancı bu durumda da benzer bir sadeleştirmeyi devreye sokar: “Başaramadı çünkü hak etmiyordu”. İşte bu, ahlaki açıdan savunulabilir bir değerlendirme değildir.
Bu mekanizma yalnızca başkalarını değerlendirirken değil, kişinin kendi hayatını anlamlandırmasında da işler. İnsanlar yaşadıkları zorlukları ve eşitsizlikleri açıklarken iki farklı yola gider. Ya sistemi adil bulmayarak sorumluluğu dışsallaştırır, ya da dünyayı anlamlı tutabilmek için sorumluluğu içselleştirir. İlginç........
