Sahip Olmaktan Şahit Olmaya: Tefahürden Tevazu ve Kanaate
Dijital hayattaki bazı hastalıkları, büyük mütefekkir Taha Abdurrahman'ın kavramsallaştırdığı teferrüç, tecessüs ve tekeşşüf kavramları üzerinden ele almıştık. Biz bu hatta iki kavram daha ekleyerek dijital çağın ahlâkî meselelerini okumayı teklif ediyoruz: tefahür ve teşettüt.
Bir önceki yazımızda tekeşşüfü ele almış, görünme arzusunun karşısına setr ve iffet ahlâkını koymuştuk. Şimdi aynı görünürlük dünyasının başka bir yüzüne, tefahüre bakıyoruz: insanın kendini doğrudan göstermek yerine sahip oldukları üzerinden görünür olma çabasına.
Malımız ve makamımız, başarılarımız ve hayat tarzımız birer değer göstergesine dönüşebiliyor. Evimiz, soframız, çocuklarımızın başarıları... Birkaç saniye içinde başkalarının bakışına açılıyor. Yaşanan, gösterilen ve kıyaslanan bir şeye dönüşüyor. Tekeşşüf “Beni görün.” derken tefahür “Bende olana bakın.” diyor.
Bu yazıda tefahürü; onun beslediği kıyas ve çoğaltma arzusunu, karşısında ise tevazu ile kanaati ele alacağız.
TEFAHÜR: NİMETİN ÜSTÜNLÜK DİLİNE DÖNÜŞMESİ
Tefahür, sahip olunanla övünmek ve nimeti bir üstünlük göstergesine dönüştürmektir. Mal ve servetin ötesine uzanır; makam ve diploma, çevre ve başarı, hatta yapılan hizmet ya da dindarlık görüntüsü tefahürün malzemesine dönüşebilir.
Önemli olan, sahip olduğumuz şeyin kalbimizde hangi yere oturduğudur. Nimet şükre götürüyorsa başka bir dil kurar; üstünlük duygusunu besliyorsa başka.
Bazen “Bakın ne kadar çok şeyim var.” demeyiz; paylaşımın dili söyler. “Ben sizden üstünüm.” cümlesini kurmayız; tavrımız hissettirir. Tefahür, çoğu zaman kelimeden önce hâlde görünür.
Aynı servet kiminde cömertliği büyütür, kiminde kibri. Makam da böyledir; hizmet duygusunu kuvvetlendirebildiği gibi üstünlük hissini de besleyebilir. Başarı da öyle. Mesele nimetin çokluğu kadar, o nimetin bizde neye dönüştüğüdür.
GÖSTERİLEN HAYATLA YAŞANAN HAYAT
Dijital dünya hayatımızın tamamını göstermemize imkân verse de yine seçiyoruz. En güzel kareyi koyuyoruz; sofranın dağınık tarafı kadraj dışında kalıyor. Yolculuğun yorgunluğu kayboluyor, manzarası kalıyor. Başarı görünüyor; ona giden uzun yol çoğu zaman görünmüyor.
Her anlatı bir tercihi yansıtır, tehlike ise seçilen görüntünün zamanla yaşanan hayatın önüne geçmesidir.
Bir müddet sonra güzel ânı paylaşmakla yetinmeyip paylaşılacak şeyler üretmeye başlayabiliriz. Eksik taraflarımızı örter, bazı yönlerimizi büyütürüz. Kendimiz hakkında daha düzgün ve daha etkileyici bir hikâye kurarız.
Sosyal medyada yüksek perdeden sözler söylemek, hayalimizde olmak istediğimiz şahsiyeti olduğumuzdan daha olgun ve daha tutarlı göstermek de bu eğilimin bir parçasıdır. Ekranda merhametten ve tevazudan söz ederiz; gerçek hayat ise sözümüzü hâlimizle sınar. Bizi yalnız paylaşımlarımızdan tanıyanlar, gündelik hayatta sözümüzle uyuşmayan davranışlarımıza şahit olduklarında hayal kırıklığı yaşayabilirler.
Bu eğilim sosyal medyayla sınırlı kalmaz. Özgeçmişte abartılan tecrübe, sahip olunmayan yetkinlik, henüz ulaşılmamış bir seviyenin ulaşılmış gibi anlatılması da aynı hikâyenin başka yüzleridir. İnsan bazen olmak istediği kişiyi anlatırken olduğu kişiyi gözden kaçırır; ekranda kurulan şahsiyetle gerçek hayattaki hâl arasındaki mesafe büyüdükçe kişi kendi anlatısının içine çekilebilir.
Psikolojide mitomani yahut patolojik yalan söyleme olarak anılan durumda da kişi gerçeği tekrar tekrar çarpıtan anlatılar kurabilir; zamanla kendi oluşturduğu hikâyeyle kendi gerçekliği arasındaki sınır bulanıklaşabilir. Elbette kendimizi olduğumuzdan farklı göstermek tek başına böyle bir klinik tablo anlamına gelmez. Burada üzerinde durduğumuz husus, insanın kendi kurduğu görüntüye giderek inanması ve hayatını o görüntüyü koruyacak şekilde yaşamaya başlamasıdır.
Daha ileri bir noktada çevremizden de bu hikâyeyi kabul etmesini bekleriz. Beklediğimiz ilgiyi görmediğimizde kendi anlatımızı sorgulamak yerine anlaşılmadığımızı, kıymetimizin bilinmediğini düşünebiliriz; asıl tehlike, başkalarının bizi yanlış tanımasından önce bizim de kendimizi kurduğumuz görüntü üzerinden tanımaya başlamamızdır.
Hâl dili bazen sözümüzden daha doğru konuşur. Tevazudan söz ederken tavrımız üstünlük anlatır; sadeliği savunurken tercihlerimiz gösterişe yaslanır. İnsan, kendisini anlattığı cümlelerden çok zaman içinde tekrarladığı davranışlarla görünür hâle gelir. Bu yüzden kendimize zaman zaman şunu sormakta fayda var: gösterdiğimiz hayatla yaşadığımız hayat arasında ne kadar mesafe var, başkalarının bizi nasıl gördüğüne mi yatırım yapıyoruz yoksa sözümüzle hâlimiz arasındaki mesafeyi mi kapatıyoruz.
Kur'an-ı Kerim, insanın çoklukla imtihanını çok kısa fakat sarsıcı bir ifadeyle anlatır: “Çokluk yarışı sizi oyaladı.” (Tekâsür, 102/1)
Hadîd sûresinde ise bu çokluk yarışı, tefahür ile birlikte zikredilir:
“Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda bir tefahür ve mallarda ve evlatta bir çoğaltma yarışıdır...” (Hadîd, 57/20)
Demek ki tefahür ile tekâsür birbirini besleyen iki hastalık olarak karşımıza çıkar: insan çoğalttıkça övünmeye, övündükçe daha fazlasını çoğaltmaya yönelebilir.
Bugünün insanı için bu yarış bazen daha çok servet ve daha yüksek makam, bazen daha çok maaş, daha çok takipçi, daha çok tiraj, daha çok reyting, daha çok diploma, daha çok dil, daha çok sertifika, daha çok unvan şeklinde karşımıza çıkar.
Bunların her biri kendi alanında anlamlı ve kıymetli olabilir. Mesele, sayının zamanla kıymetin ölçüsüne dönüşmesi; insanın da kendisini sahip olduklarının çokluğuyla ölçmeye başlamasıdır. Böyle olunca başarı derinliğini, bilgi hikmetini kaybedebilir; emek de gayesini.
Çoğaltma yarışının bitiş çizgisi yoktur. Bir şey elde edilince daha büyüğü görünür; bir hedefe ulaşılınca yenisi belirir. Elimizdeki çoğalırken gözümüzdeki kıymeti azalır.
Tekâsür sûresindeki “oyalanma” tam da burada düşündürücüdür. İnsan çoğalttıkça ilerlediğini zannederken bazen niçin çoğalttığını unutur. Tefsirlerde bu oyalanma,........
