menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Rabbim buna ne der? (3)

22 0
13.03.2026

Prof. Dr. Halis Aydemir’in Konferansı Üzerine Bir Muhasebe

İlk bölümde bireyin karar anındaki yalnızlığını, ikinci bölümde ise bireysel tercihlerin toplumsal kadere nasıl dönüştüğünü ele almıştık. Konferansın bu son bölümünde ise Halis Hoca meseleyi daha derine indirdi: İman kalbe inmeden izzet inşa edilebilir mi?

Konjonktürel İman ve İzzetin Yeniden İnşası:

28 Şubat 2026 gecesi Üsküdar’da, Uluslararası Vuslat Platformu’nun 14. Geleneksel İftar Programı’nda Prof. Dr. Halis Aydemir kürsüye yalnızca bir konuşma yapmak için çıkmadı. O gece adeta bir medeniyet muhasebesi yapıldı. Ve belki de en çetin soru soruldu: Biz gerçekten iman ettik mi, yoksa iman ettiğimizi mi zannediyoruz?

Halis Hoca, Bakara Suresi’nin başındaki tasnifi hatırlatarak söze devam etti: Müminler, inkârcılar ve münafıklar… Salondaki herkesin zihninde sessiz bir güven vardı; insan kendini doğal olarak ilk gruba yerleştirme eğilimindedir. Fakat Hoca bu konfor alanını şu cümleyle sarstı:

“Bu ayetler başkasını teşhis etmek için değil, kendimizi sorgulayalım diye indi.”

İşte tam burada “Konjonktürel İman” kavramı yeniden gündeme geldi.

Eğer imanımız bulunduğumuz çevrenin rengine göre şekilleniyorsa; rükûmuz güce, secdemiz menfaate göre eğilip bükülüyorsa, bu hakiki bir teslimiyet değil, şartlara göre konumlanmaktır.

Halis Hoca, Bakara Suresi’ndeki şu ayeti okudu:

“İnsanlardan bazıları vardır ki ‘Allah’a ve ahiret gününe inandık’ derler; hâlbuki onlar inanmış değillerdir.” (Bakara, 2/8 )

Ardından şu soruyu yöneltti:

“İmanın laboratuvar testi nedir biliyor musunuz? Çıkar ile hüküm çatıştığında hangisini seçtiğinizdir.”

Salonda derin bir sessizlik oluştu. Çünkü mesele teorik değildi. Hepimizin hayatında eşikler vardı:

Bir makam teklifinde…

Bir ihale dosyasında…

Bir akademik yükselme sürecinde…

Karar anında ilk refleksimiz neydi?

“Gücüm azalır mı?” mı?

Yoksa gerçekten “Rabbim buna ne der?” mi?

Hoca açık konuştu: Eğer Allah’ın hükmü ikinci sıraya düşüyorsa, dildeki iman kalbe henüz hicret etmemiştir.

Konuşmanın bu noktasında mesele bireysel takva sınırlarını aştı ve ümmetin bugünkü durumuna taşındı. Halis Hoca, Kudüs’ün boynunun bükük oluşunu ve ümmet coğrafyasındaki dağınıklığı yalnızca dış güçlerin komplolarıyla açıklamanın kolaycılık olduğunu ifade etti. Ardından Enfâl Suresi’ndeki şu ilahî yasayı hatırlattı:

“Bu, bir toplum kendilerinde bulunanı değiştirmedikçe Allah’ın onlara verdiği nimeti değiştirmeyeceğindendir.” (Enfâl, 8/53 )

Hoca bu ayeti şu şekilde şerh etti:

“Nimet değişmişse, önce şükür zedelenmiştir.”

Şükür sadece dilde ‘elhamdülillah’ demek değildir; verilen imkânı Allah’ın sınırlarını gözeterek kullanmaktır.

Makam, mal, güç, nüfuz… Bunların her biri birer emanet ve imtihan vesilesidir. Eğer kardeşliği rekabete, adaleti çıkar hesaplarına, birliği makam hırsına feda ediyorsak; izzetin bizden çekilmesi sürpriz değildir. İlahi adalet, iç çözülmenin dış yansımasını geciktirmez.

Halis Hoca burada Resulullah’ın (s.a.v.) yönetim hikmetine temas etti. Efendimiz’in toplumdaki sorunlu yapıları tasfiye ederek değil, dönüştürerek yönettiğini anlattı. Şu ayeti hatırlattı:

“Size selam verene, dünya hayatının geçici menfaatini gözeterek ‘Sen mümin değilsin’ demeyin.” (Nisâ, 4/94)

Resulullah (s.a.v.), kalpleri henüz tam ısınmamış olanları dışlamak yerine toplumsal bütünlüğün içinde tutmuş, müellefe-i kulûba yer açmıştı. Çünkü yönetim hikmeti, kusur avcılığı değil; bütünlüğü koruma basiretidir.

Hoca şu tespiti yaptı:

“Yönetim hikmeti kusur avcılığı değil, bütünlüğü koruma basiretidir.”

Bu cümle yalnızca tarihî bir analiz değil; bugünün hizipçiliklerine, mezhep gerilimlerine ve bloklaşmalarına verilmiş bir cevaptır.

Eğer biz birbirimizi tasfiye ederek güçleneceğimizi sanıyorsak, aslında çözülmeyi hızlandırıyoruz.

Konferansın sonuna doğru Halis Hoca ses tonunu yumuşattı; fakat vurgusunu artırdı. Hepimizi büyük bir aynanın karşısına bıraktı ve tek bir soru sordu:

“Rabbim buna ne der?”

Bu soru sadece bireysel takvanın ölçüsü değildir; aynı zamanda toplumsal dirilişin anahtarıdır.

İzzet, gökten zembille inecek bir kurtarıcıyla gelmeyecek.

İzzet, her bir ferdin kendi kararında Allah’ı merkeze almasıyla yeniden inşa edilecek.

Toplum yukarıdan değil; aşağıdan, vicdanlardan yükselecek.

Birinci bölümde yalnızlığımızı konuşmuştuk.

İkinci bölümde sorumluluğumuzu.

Üçüncü bölümde ise aynaya baktık.

Ve belki de bütün konferansın özeti şuydu:

Hakikat, kalabalıkların alkışında değil; yalnızken verilen kararda saklıdır.

İman slogan değil; tercih meselesidir.

İzzet güçle değil; istikametle gelir.

28 Şubat gecesi Üsküdar’da kurulan o Vuslat sofrasında bize bırakılan miras tek bir cümleydi:

“Rabbim buna ne der?”

Eğer bu soru her kararımızın önüne geçerse, sadece birey değil; toplum da yeniden ayağa kalkar.

Ve belki o zaman izzet, yeniden bizimle olur.


© Haber Vakti