KUSURSUZLUK PANAYIRI: VİTRİNLERİN ARKASINDAKİ HAKİKAT
Şöyle bir etrafıma, daha doğrusu elimizden düşürmediğimiz o camdan dünyaya bakıyorum; her yer, her an, her kare mutlak bir mutlulukla mühürlenmiş.
Herkes en şık haliyle başrolde, herkes hayatının en güzel mekanında, herkes bir "kusursuzluk" illüzyonunun içinde...
Bu manzara ilk bakışta iç açıcı, sevindirici görünebilir.
Ama kazın ayağı öyle değil.
Ruhumuzun derinlerinde bir yerlerde, bu steril sahnelerin bize ait olmadığını fısıldayan bir ses var.
Bizler, dijital dünyanın bu parıltılı meydanında sadece "en iyi" yanlarımızı sergileme telaşına düştük.
Kendimize ait birer müze kurduk ve oraya sadece parlatılmış anlarımızı yerleştirdik.
Soruyorum size; hangimiz hıçkıra hıçkıra ağlarken, gözyaşları yanaklarımızı yakarken "durun, beni bir de böyle çekin" dedik?
Ya da birileriyle en hararetli kavgaya tutuşmuşken, öfkemiz yüzümüzü hırpalarken o anı ölümsüzleştirmek istedik mi? Elbette hayır.
Acıyı, yenilgiyi ve yorgunluğu bu pırıltılı sahnelerin kulisine hapsettik.
İşte tam burada, bu ışıltılı gösterinin gölgesinde sinsi bir mutsuzluk filizleniyor.
Başkalarının özenle yönetmenliğini yaptığı o yapay cennetlere bakarken, kendi hayatımızın dağınık, sıradan ve bazen de kederli gerçeğini bir "eksiklik" sanıyoruz.
Kendi iç dünyamızdaki o samimi hüzünleri, başkalarının sahte kahkahalarıyla kıyasladıkça ruhumuzda bir yetersizlik hissi büyüyor.
Kendi mutfağımızdaki o mütevazı dağınıklığı, bir ekranın ötesindeki kusursuz sunumlara kurban veriyoruz.
Bu "mükemmellik yarışı" bizi sadece birbirimizden değil, bizzat kendimizden de uzaklaştırıyor; sahte bir saadet ararken, sahici bir huzuru ellerimizle itiyoruz.
Mesela ben; o samimi yer sofrasına serdiğimiz sofra bezinin üzerinde, ekmeğimizi bölüştüğümüz o en doğal halimizi hiç paylaşmadım.
Çünkü sanal dünyanın yazılmamış o sert kuralları vardı: Masadaki sunumlar görkemli, tabaklar ise birer sanat eseri gibi estetik olmalıydı.
Sabahın ilk ışıklarıyla uyanan, saçları darmadağın, uykulu gözlerle hayata bakan o "gerçek" insanı da hiç görmedik o karelerde.
Oysa bizi biz yapan, o yorgun ama maskesiz uyanışlarımız değil miydi?
Aslında sosyal medya, yaşadığımız hayatın bir kaydı olmaktan çoktan çıktı; yaşamak istediğimiz o "ideal benliğin" soğuk bir yansımasına dönüştü.
Belki de artık o vitrinleri biraz dağıtmanın, sahte parıltıları söndürüp hakikatin ışığını yakmanın vakti gelmiştir.
İnsanı insan kılan, sadece parladığı anlar değil; düştüğü yerden kalkarken üzerindeki tozu silkelediği o en çıplak, en mahcup halidir.
Unutmayalım; o mükemmel kareler sadece birer yansımadan ibaret.
Asıl hayat ise tüm o "kusurlarımızla" baş başa kaldığımız, filtrelerin ulaşamadığı o sessiz anlarda gizli.
