DOĞRU NEDİR? YANLIŞ NEDİR?
Günümüzde, içinde yaşadığımız toplum, adalet ve eşitlik kavramlarını sıklıkla dile getirmekle birlikte, bu ilkeleri kendi iç dinamiklerinde sistematik olarak erozyona uğratmaktadır. Gerçek adalet, dışsal bir denge mekanizmasından ziyade, bireyin vicdanındaki normatif bir terazinin hassas işleyişidir. Eşitlik ise, herkese aynı fırsatların sunulması değil, bireyin kendi hakkını talep ederken bir başkasının meşru hakkına hiçbir müdahalede bulunmama ilkesini içselleştirmesidir. Günümüzde bu kavramlar, anlamlarından arındırılmış ve retorik birer araç haline dönüştürülmüştür.
Hakkı olmayanı sahiplenen birey, ne utanç ne de mahcubiyet duygusu taşımakta; aksine, kendisini dürüstlük ve erdem timsali olarak konumlandırmaktadır. Bu tutum, toplumsal çürümenin temel ve en kalıcı kaynağını oluşturmaktadır.
Çürüme, en temel sosyal birim olan aile yapısında başlamaktadır. Aile içinde, emeğe dayanmayan dışsal kayırmacılık mekanizmalarıyla elde edilen konumlar, normatif değerlerin yerini almaktadır. Ebeveynler, bu şekilde kazanılan mevki ve imkânları “stratejik başarı” olarak meşrulaştırmakta ve bu tutumu sonraki kuşaklara aktarmaktadır.
Benzer şekilde, başkalarının emeğiyle oluşan kaynakların sahiplenilmesi, “hediye” veya “fırsat” olarak yeniden tanımlanmakta ve ahlaki sorumluluk algısı köreltilmektedir. Utanç duygusu, bu bağlamda marjinal bir tepki haline gelmiş; yalnızca “zayıf” addedilen bireylerle ilişkilendirilmektedir.
Sosyal ilişkilerde ise bu çürüme, daha yaygın ve sinsi bir yapı kazanmaktadır. Bireyler, başkalarının emeği ve çabası üzerinden yükselmeyi........
