menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Aile Yılından Geriye Ne Kaldı?

7 0
11.01.2026

Türkiye’de 2025 yılının “Aile Yılı” ilanı, ekonomik krizin derinleştiği, ücretlerin reel değerinin hızla eridiği ve toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin keskinleştiği bir ortamda karşımıza çıkmış, haliyle amacı konusunda şüphe uyandırmıştı.

İlan sırasında resmi olarak kullanılan dile baktığımızda; ilk duyuruyu yapan Cumhurbaşkanı’nın “LGBT gibi aileyi kökten dinamitleyen akımlara karşı” aileyi koruyacakları açıklamasında, “dış tehditlere karşı” korunması gereken bir kale gibi sunulan bir aile mefhumu görmüştük.

Konu bir güvenlik meselesi gibi sunulurken yüzlerce kadın dışarıdan gelen tehditlerle değil, tanıdıkları erkekler tarafından aile içinde öldürülüyor, milyonlarca insan geçim derdi yaşıyordu. Hal böyleyken neden gündem şiddet ya da ekonomi değil de aile olmuştu?

Aile Yılı ilanıyla sembolleşen bu muhafazakâr aile politikalarıyla, açlık sınırının altında asgari ücretle sembolleşen düşük ücret rejiminin birbiriyle bir ilişkisi olabilir miydi?

Bu sorulara yanıt ancak sosyalist feminist bir perspektifle; aile söyleminin ardındaki ekonomik ve demografik gerçekleri bütünsel ele alarak verilebilir diye düşünüyorum.

Erkek geçim sağlayıcı model, yüksek ücretli ve sendikalı erkek istihdamına dayanır ve tek ücretle hane geçiminin sağlanabildiği varsayımına yaslanır. Kadınların ev içi bakım emeğini karşılıksız biçimde üstlenmesini “doğal” bir toplumsal rol olarak tanımlayan bu model, erkeğin evi gerçekten geçindirmesine dayalı bir uzlaşmanın ürünüdür ve tarihsel olarak sınırlı bir döneme özgüdür. Temelinde yatan homojen ve tahmin edilebilir hale gelmiş aile modeli, gerçekte tarihsel koşullara bağlı olarak değişebildiği halde doğal ve evrensel görülüyor.

Bunun sağlanması kadınlar için ekonomik bağımlılığı -bireysel tercihlerinden bağımsız olarak- bir anlamda zorunlu hale getirmesiyle mümkün olabildi. 1970’lerden itibaren ise ücretlerin reel olarak gerilemesi ve sosyal devletin geri çekilmesiyle birlikte, hanelerin yaşamını sürdürebilmesi için çift gelir zorunlu hâle geldi, erkek ücretinin tek başına geçim sağlayabildiği ekonomik zemin ortadan kalktı. Feminist sosyal politika literatürünün ortaya koyduğu üzere aile, hiçbir zaman masum, doğal ya da apolitik bir alan olmamıştır. Refah devletinin geri çekildiği koşullarda aile, sosyal risklerin hane içine yüklendiği ve emek rejimi ile toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin yeniden üretildiği başlıca mekân hâline gelmektedir. O’Brien’ın ifadesiyle, ailenin tarihi aslında süreklileşmiş krizlerin tarihidir.

Bu noktada Kandiyoti’nin “ataerkil pazarlık” kavramı da oldukça........

© Gazete Pencere