menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kötü Niyetli Normallik

11 1
08.01.2026

Modern yönetişim yapısı içinde sistematik olarak uygulanan insanlık dışı muamele ve işkence, yasal ve ahlaki normların askıya alınması yoluyla kurumsal istikrarı korumak için hesaplanmış bir çabayı temsil eder. Bu uygulamalar, spontane şiddet patlamaları değildir ve devlet egemenliğini tanımlayan teorik ve psikolojik çerçevelere sıklıkla gömülüdür. Siyaset felsefesi, bilişsel psikoloji ve sosyolojik gözlemlerin kesişim noktası, insan öznesinin aşağılanmasının yalnızca çatışmanın bir sonucu değil, toplam otoritenin konsolidasyonu için işlevsel bir gereklilik olduğunu ortaya koyar. Modern devletin kendi tebaasına karşı “yasal iç savaş” yaratma mekanizmalarını inceleyen bu analiz, modern iktidarların temelinde “kimliğin kasıtlı olarak parçalanmasının” olduğunu ileri sürmektedir.

Günümüzde iktidarın kullanılması, Giorgio Agamben'in “istisna durumu” (state of exception) olarak tanımladığı kavramla temelden bağlantılıdır. Bu durum, olağan hukukun askıya alındığı ve hukukun gücü, yalnızca egemen iktidar aracılığıyla uyguladığı bir dönemi ifade eder. Tarihsel olarak, bu gelişme, bir şehir tehdit altında olduğunda kralın düzeni sağlamak için bir araç olarak “kuşatma durumunu” tesis eden 1811 tarihli Napolyon kararnamesine kadar uzanabilir. Agamben, olağanüstü halin geçici bir askeri önlemden, demokratik çerçeveler dahil olmak üzere çağdaş hükümetlerin kalıcı bir uygulamasına dönüştüğünü savunur. Bu kalıcı olağanüstü hal, egemenin siyasi düşmanlarını ve siyasi sisteme entegre edilemeyen tüm vatandaş gruplarını fiziksel olarak dışlamasına olanak tanır.

Bu dinamik, Türkiye'nin 2016 sonrası ortamında belirgin bir şekilde görülmektedir. 15 Temmuz 2016'da gerçekleşen başarısız darbe girişiminin ardından, Türk hükümeti iki yıl süren olağanüstü hal ilan etti ve bu da esasen bir “istisna durumu” yarattı. Bu dönemde yürütme organı, parlamentoyu atlayarak Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) çıkardı ve bu sayede toplu işten çıkarmalar ve temel hakların askıya alınması kolaylaştırılmış oldu. Bu kalıcı olağanüstü hal, egemen gücün siyasi düşmanlarını ve siyasi sisteme entegre edilemeyen, Gülen hareketi veya Kürt gruplarıyla bağlantılı olduğu düşünülen vatandaş gruplarını fiziksel ve yasal olarak dışlamasına olanak sağladı.

Carl Schmitt'in egemenliği “istisnaya karar veren” varlık olarak tanımlaması, bu dinamiği daha da netleştirir. İstisna, geleneksel yasal çerçeveyi aşar ve yasanın uygulanamaz hale geldiği platformu oluşturur. Geleneksel savaşın yokluğunda, “teröre karşı savaş” devlet istisnalarının ilan edilmesinin başlıca aracı haline gelmiş ve nüfusu düzenlemek ve kontrol etmek için anayasal hakların keyfi olarak askıya alınmasına gerekçe sağlamıştır. Askeri kuşatma durumundan “siyasi” bir duruma geçiş, zorlayıcı gücün yurt içinde kullanılmasını kolaylaştırarak devleti, “yıkıcı” olarak görülen kesimlere karşı sürekli bir çatışma alanına dönüştürmektedir.

Kamuya açık gösteriden iç disipline geçiş, bu güç dinamiğinin bir başka yönünü temsil eder. Michel Foucault, eski rejimde işkencenin, hükümdarın mutlak gücünü göstermek için darağacında gerçekleştirilen teatral bir ritüel olduğunu anlatır. Buna karşılık, modern ceza sistemi, ruhu veya öznelliği hedef alan “disiplin gücüne” doğru kaymıştır. Bu, Türkiye'nin özel cezaevi sistemlerinde (F tipi, S tipi, Y tipi) açıkça görülmektedir. Bu sistemlerde mimari, mutlak izolasyon yoluyla tam kontrolü organize etmek ve “uysal bedenler” üretmek için “sessiz bir süreç” olarak kullanılmaktadır.

Dehumanizasyon, başkalarına zarar vermeyi engelleyen doğal engelleri aşındırarak insanlık dışı eylemleri kolaylaştıran bir psikolojik mekanizma olarak işlev görür. Dehumanizasyonun özünde, failin kurbanın zihnini, düşüncelerini veya duygularını spontan olarak dikkate almamasını mümkün kılmak yatmaktadır.

Nörogörüntüleme kullanılarak yapılan araştırmalar, bireylerin tiksinti veya düşük sıcaklık ve yetkinlikle algıladıkları grupları gördüklerinde, sosyal etkileşim için kritik öneme sahip sinir ağlarının, örneğin medial prefrontal korteksin, devre dışı kalabileceğini göstermektedir. Bu “insanlık dışı algı”, failin kurbanla, ahlaki korumaya hak kazanan bir insan değil, tiksindirici bir nesneymiş gibi etkileşime girmesine olanak tanır.

Nick Haslam'ın insanlık çerçevesi, iki farklı özellik biçimini birbirinden ayırır: “İnsana Özgü” ve “İnsan Doğası”. İnsana Özgü özellikler arasında nezaket, incelik, ahlaki duyarlılık, rasyonellik ve olgunluk bulunur; bunlar insanları diğer türlerden ayırır. İnsan Doğası özellikleri arasında duygusal duyarlılık, kişilerarası sıcaklık, bilişsel........

© Fikir Coğrafyası