Cezaevi yalnızlığı ve izolasyondan oluşan infaz rejimi
İnsan özgürlüğün değerini cezaevine girince anlamaz. Yaşadığı veya ölmediği umurunda olmayan, gününün nasıl geçtiğini sormayan başka mahkumlara çevriliyken de anlamaz. Gece yattığında, başını yastığa koyduğunda anlamaya başlar.
Bir insan kaç kez ölür?
Esasen insan bir kez ölmez.
Bazı insanlar nefes alırken ölür. Her sabah biraz daha. Her sayımda biraz daha. Her kapanan demir kapıda biraz daha ölür.
Ve BUNLARIN hiçbiri ölüm tutanağına geçmez.
Önce özgürlük alınır. Artık insan kendi kendinin efendisi değildir. Sonra alışkanlıklar. Sonra sevdikleri. Sonra ses. Sonra ad. En son da — yavaş yavaş, fark ettirmeden — dünyadaki yer silinir.
Bir gün gelir; dışarıdaki hayat senden habersiz akmaya devam ederken sen kendi yokluğuna tanıklık etmeye başlarsın.
İşte o gün asıl ceza başlar.
Mahkeme kararında yazmayan. Hâkimin okumadığı. Hiçbir infaz rejimine girmeyen.
Cezaevinin en ağır cezası demir kapılar değildir.
En ağır ceza şudur: Dünyanın geri kalanının, o insan olmadan yaşamayı öğrenmesi ve yokluğuna alışmasıdır.
Ve sen bunu ancak içeriden anlayabilirsin.
Bazı cezalar mahkeme kararlarında yazmaz.
Ne Türk Ceza Kanunu'nda vardır ne de Ceza İnfaz Kanunu'nda.
Bunların adını koymak için hukuk değil, insan yüreği gerekir.
Ama insanı en çok onlar tüketir. Kemire kemire. Yıl yıl. Sayım sayım.
Bunların başında da yalnızlık gelir. Mahkumlar kalabalık koğuşlarda bile dünyanın en yalnız insanlarıdır.
Çünkü cezaevi, özgürlüğün yokluğu kadar — belki ondan da fazla — insanın dünyadan yavaş yavaş silinmesidir. Sessizce. Fark ettirmeden. Tıpkı kıyıdaki bir yazı gibi: önce kenarları, sonra ortası, sonra hiçbir şey. Çocuklarının , torunlarının onlar olmadan büyüdüklerini ve yaşlandıklarını hissettiklerinde; annelerinin, babalarının yanlarında onlar yokken öldüklerini duyduklarında kaya kadar kuvvetli insanlar bile kum taneleri gibi dağılıverir.
Dışarıdaki insanlar cezaevini demir kapılarla tarif eder.
Cezaevi demirden yapılmamıştır.
Cezaevi beklemekten yapılmıştır.
Susmaktan. Unutulmaktan. Ruhun tecritinden.
Ve bazen — en acımasız anlarında — cezaevi, yaşayan bir insanın kendi hayatının cenazesini seyretmesidir. Tabut taşıyamazken. Çiçek bırakamazken. Hatta ağlayamazken.
Dışarıda hayat büyük bir nehir gibi akar.
Durmadan. Acımasızca. Kimseyi beklemeden.
Çocuklar büyür — ve sen o büyümeyi fotoğraflardan takip edersin.
Babalar ölür — ve sen o son anı bir haber gibi alırsın, günler sonra.
Anneler yaşlanır — ve sen her görüşte onların........
