Öğretmen yorgun sayın bakanım!
Cumhuriyet’in ilk yılları...
Genç bir öğretmenin Anadolu’nun ücra bir köşesine ataması yapıldığında, dönemin Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati öğretmeni yanına çağırır ve gözlerinin içine bakarak, "Öğretmenim, yeni göreviniz hayırlı olsun..." der. Daha sonra gideceği şehrin mülki amirine, valisine, kaymakamına bizzat bir telgraf çeker:
“Öğretmenimiz geliyor, onu tren istasyonunda bizzat karşılayın.”
Bu bir telgraf kulaktan kulağa yayılan bir menkıbe mi bilinmez ama yansıttığı kurucu felsefe bütünüyle gerçektir. Çünkü genç Cumhuriyet, savaştan yeni çıkmış, hazinesi bomboş bir devletken bile geleceğini öğretmenlerin omuzlarına kurmuştu.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün zihninde, cephede askeri ordunun kazandığı zaferi sınıflarda tamamlayacak bir “Maarif Ordusu” fikri vardı. Cumhuriyet’in bütçesi belirlenirken Atatürk'e atfedilen o meşhur “Milletvekili maaşları, öğretmen maaşlarını geçmesin” sözü, resmi kayıtlardan öte aslında bir ülkenin ufkunu, hiyerarşisini ve geleceğini çiziyordu. Çünkü o dönemde kurulan Maarif Ordusu'nun neferi olan öğretmen; devletin Anadolu'daki en saygın, en dokunulmaz ve toplumsal protokolün en başında gelen temsilcilerinden biriydi.
İşte bu vizyon, sonraki yıllarda efsanevi Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel ile zirveye taşındı. Yücel, kurduğu Köy Enstitüleri ile öğretmeni sadece ders anlatan bir memur değil; gittiği köyü tarımdan sanata, edebiyattan sosyolojiye kadar dönüştürecek birer "aydınlanma lideri" yaptı. Onun döneminde öğretmen, toplumun kılcal damarlarına medeniyet taşıyan en kutsal neferdi.
Bu felsefenin sadece bir iddiadan ibaret olmadığını kendi gözlerimle gördüm.
Bizzat editörlüğünü yaptığım bir arşiv çalışmasıydı...
Değerli Bilge Kazaz Hanımefendi’nin Cumhuriyet tarihinden günümüze derlediği o kıymetli okul fotoğrafları önümde duruyordu.
Kitaptaki bir fotoğraf hafızama kazındı.
Yan yana duran üç kişi vardı o karede: Biri vali, biri milletvekili, diğeri ise bir öğretmen...
O fotoğrafı kime gösterdiysem, defalarca baktılar. Ama hangisinin öğretmen, hangisinin vali olduğunu bir türlü ayırt edemediler.
İşte Cumhuriyet, öğretmene asalet, sarsılmaz bir değer ve toplumsal statü vermişti. Öğretmen; duruşuyla, kılık kıyafetiyle, taşıdığı vakarla devletin en tepesindeki mülki amirle aynı hizadaydı.
Çünkü çok iyi biliyorlardı... Öğretmene biçilen değer, aslında bir ülkenin kendi geleceğine biçtiği değerdi.
Sosyal medyaya düşen kısa bir video görüntüsü.
Bir sınıfta, ergenlik çağındaki öğrencilerin ortasında kalmış, alay edilen, sabrı zorlanan bir öğretmen...
Bir başka tarafta canına kıyan o gencecik öğretmen intiharı...
Ve daha başka başka acı haberler… Mobbingler…
Nedenleri sabaha kadar tartışılabilir; pedagojik formasyon denebilir, kuşak çatışması denebilir, disiplin yönetmeliği denebilir. Öğretmenlerde de hatalar olabilir.
Ama artık yadsınamaz, üzeri örtülemez bir gerçek var:
Öğretmen artık eğitimdeki tüm yapısal sorunların tek sorumlusu, her faturanın kesildiği tek 'hedef' olmaktan; kısacası eğitimde her şeyin “özne”si olmaktan yorgun…
Öğretmen "Ol”urken Yorgun Sayın Bakanım!
Kolay olunmuyor öğretmen bu ülkede...
Bu ülkenin evlatları için öğretmenlik yolu artık adeta tıpta uzmanlık sınavı maratonu gibi bir ömür törpüsüne döndü.
Önce o zorlu üniversite sınavına gireceksin, kazanacaksın. Yıllarca dirsek çürüteceksin. Formasyon alacaksın. Bunlar yetmeyecek, bu sefer KPSS denilen o devasa barajın önüne geleceksin. Geceyi gündüze katıp o sınava hazırlanacaksın.
O da yetmeyecek... Şimdi bir de önlerinde aşmaları gereken akademi süreci var.
Gençlerimiz ömürlerinin en güzel, en verimli yıllarını sadece bu etapları geçebilmek için harcıyorlar. Sırf o sınıfa girip bir çocuğun gözünün içine bakabilmek, ona bir harf öğretebilmek için adeta hayatlarını masaya koyuyorlar.
Bu kadar büyük emeklerle, adeta iğneyle kuyu kazarak öğretmen olan bu değerli beyinler; daha mesleklerinin ilk gününde sınıfa adım atmadan zaten zihnen ve bedenen yorgun başlıyorlar Sayın Bakanım...
Öğretmen "İrade" Yorgunu Sayın Bakanım…
Dışarıdan bakanlar öğretmenin mesaisini sadece tahtada geçirdiği o 40 dakikayla, haftalık ders saatiyle ölçüyor bu ülkede.
"Haftada kaç saat dersin var? 30 saat..."
Yüzlerde hemen o bildik, hafifseyen ifade belirir:
Oysa bilmiyorlar Sayın........
