ÂŞIK KOCA VEYSEL
Onu, başını dumanların aldığı bir dağlık merada doğurmuştu anası; süt sağımı için gittiği koyunlarla baş başayken. Göbeğinin nasıl kesildiği de bilinmez. Ne bir ses ne bir nefes misali etrafta ne bir sıhhiyeci ne de bir insan vardı!
Onu, eve getirirken tabanına taze ot yerleştirdiği süt bakracının içinde mi getirdi yoksa azık çıkınına sararak mı ya da eteğinin kenarında yırtmış olabileceği bir bez parçasına mı sararak getirdi bilinmez.
Bu hikâye, bir bebeğin bahtsızlığıyla beraber Anadolu kadınının dramını ve o günden bugüne geldiği yolu da göstermektedir.
“Üç yüz onda* gelmiş idim cihana / Dünyaya bakmadım ben kana kana” diyecek olan bu bebek büyür de “Koca Veysel” olur. Uzun ince bir yoldadır gece gündüz… Bu uzun ince yolu döşediği taşlar arasında aşk-ayrılık, gurbet-doğa ve tasavvuf ile beraber değişik sosyal konular vardır.
Babası da şiire meraklı bir adamdır… Âmâ (görmez) gözlerle biçare kalan çocuk Veysel avunsun diye bir saz verir eline. Bununla da kalmaz halk ozanlarından şiirler okuyup okuyup dimağına yerleştirir küçük Veysel’in.
Babasının arkadaşı olan Âşık Alâ’dan ders alan Veysel, başta Pir Sultan Abdal, Karacaoğlan, Ruhsati, Dertli gibi ozanlar olmak üzere onların deyişlerini çalıp söylemeye başlamıştır bile.
Cumhuriyet’in Ortaya Çıkardığı Ozan
Anadolu’daki Cumhuriyet hareketi ve kuruluşu bir aydınlanma hareketiydi. Bu aydınlanma eğitimle olacaktı. Cumhuriyet, eğitimli ve bilinçli yurttaşlar modeliyle aydınlanma hareketini yaygınlaştırmak için, idealist öğretmenleri Anadolu’nun dört bir yanına dağıtmaya başladı. Bunlardan birisi de “Orda Bir Köy Var Uzakta” şiirinin babası Ahmet Kutsi Tecer’dir. Tecer, Sivas’ta hem edebiyat öğretmeni hem de Milli Eğitim Müdürü’dür. Ahmet Kutsi Bey, halk kültürüne o kadar düşkündür ki Soyadı Kanunu’nun çıkmasıyla birlikte kendisine soyadı olarak yine Sivaslı bir köy şairi olan Ruhsati’nin bir şiirinde geçen “Tecer” dağını seçmiştir.
Ahmet Kutsi Bey’in halk kültürüne olan düşkünlüğü, onu bu alanda çeşitli çalışmalar içine itecektir. Köy köy gezerek folklorik derlemeler yapmaya koyulur. Bu çerçevede “Halk Şairlerini Koruma Derneği” kurar. Derneği, tabii ki bu alanın pirlerinden olan, -yine kendisi de Sivaslı ve o an Sivas’ta yaşayan- Türk folklorunu araştıran halk müziği sanatçısı ve derlemeci Muzaffer Sarısözen’le birlikte kurarlar.
Dernek, Sivas’ta üç günlük bir “Halk Şairleri Bayramı” düzenler. Neredeyse kırk yaşına kadar köyünden dışarı çıkmayan Veysel bu şenliğe çağrılır ve dolayısıyla dikkate değer sanatı orada keşfedilir. Bu keşif sonrası Ahmet Kutsi Tecer’in yakın ilgisine nail olur ve bu ilgi dostluğa dönüşür.
Ahmet Kutsi daha sonra Yükseköğretim Genel Müdürü olunca Veysel’in Köy Enstitülerinde saz öğretmeni olmasını sağlar. Artık Veysel eğitmen ve öğretici sanatçıdır.
Ahmet Kutsi’yi bir anma gününde Kutsi’nin eşi şu bilgiyi verir. 1931 yılında Sivas’ta düzenlenen o “Halk Şairleri Bayramı”na katılan halk şairlerine dernek tarafından bir miktar yolluk verilmek istenir. Veysel, itiraz eder:
“Bizim, derneğe para vermemiz lazım. Çünkü bize değer verdiniz, köyümüzden buraya getirip dinlediniz, dinlettiniz.” diyerek yarısını derneğe bırakır. Bu olay, Veysel’in tam bir gönül adamlığına erdiğinin göstergesidir.
Veysel, o zamana kadar diğer gelmiş geçmiş saz şairlerinin deyişlerini çalıp söylerken, Cumhuriyet’in onuncu yılı için söylediği “Atatürk’tür Türkiye’nin İhyası” adlı şiiriyle birlikte kendi eserlerini ilk kez bundan sonra seslendirmeye başlar.
Veysel; Atatürk’ü ve Cumhuriyet değerlerini anlatan ve öven şiirler okuması dolayısıyla “Halkevi Şairi” yakıştırmalarına maruz kalır. Halkevlerinin toplumun kültür hayatına katkılarını ve dinamizmini göz önünde bulunduracak olursak bu niteleme hiç de yüksünecek bir şey değildir. Yapay bir yaftalama olsa da niteliği itibariyle bilakis önemli bir payedir.
Köy köy dolaşarak deyişlerini söyleyen Veysel, modern çağın dergi gibi basın yayın materyallerini de kullanmaya başlayıp şiirlerini yayımladıkça, âşık tarzını modern şiirlere yaklaştıran ürünler vermeye başlar. Diyelim ki aşkı ve doğayı anlatan şiirlerinde hangi lirizm ustasının gerisinde olduğunu söyleyebiliriz ki? Bir halk şairi olarak saz söz birlikteliğiyle hem geleneksele bağlılığını sürdürmüş hem de modern şiirlerin çağdaş ve vurucu üslubunu yakalayıvermiştir. Örneğin aşkın göreceliliğini ve felsefi-ruhsal derinliğini Veysel’in şu iki dizesinden daha güçlü kim anlatabilirdi ki?
“Güzelliğin on par’etmez / Bu bendeki aşk olmasa”
Veysel gelenekten kopmadan aydınlanmış ve aydınlanmacı bir halk ozanıdır. Bunda, hiç kuşkusuz ki Ahmet Kutsi Tecer ve onun sağladığı ortamlarda (Halkevleri-Köy Enstitüleri) tanıştığı çağdaş sanatçıların, bilim insanların etkisi-öğreticiliği, (feyz vericiliği) ileriye doğru ivmelendirmeleri olmuştur.
Veysel ölümünden sonra da sanatçılığını sürdürüp üretken olmak istemiştir. 21 Mart 1973’te ölümünden önce vasiyet niteliğinde “Mezarımın üzeri betonla kapatılmasın, ot bitsin, koyun yesin, süt olsun, kuzu olsun, memlekete hizmet olsun.” demiştir.
Biz, bu sözleri sanki 1995 yılında yine duymuştuk, halkına bu dünyadan çekildikten sonra da hizmet etmek isteyen bir koca sanatçıdan. (Aziz Nesin)
Veysel’in gözleri görmez mi sanıyorsunuz? Görür görür!
Sanatçı Hümeyra’nın ağzından çok yıllar önce dinlediğim bir Veysel anekdotuyla bitirelim:
Veysel ömrünün son deminde hastanede yatmaktadır. O zamanın önde gelen ünlü müzisyen, sanatçı ve bilim insanları ziyaretlerde bulunurlar. Bunlardan birisi de şarkıcı Hümeyra’dır. Hümeyra’nın icracılığı gitarla özdeşleşmiştir. Veysel’e takdim edildikten sonra hoş beş arasında ne çaldığını sorar. Bunu, sözle anlatamayacağını düşünen Hümeyra, gitarını Veysel’in kucağına bırakır. Veysel, gitarı alır ve elini üzerinde gezdirmeye başlar. Anladım deyip Hümeyra’ya uzatırken:
– Aynen kadın gibi, der.
Veysel’in, gitarın kıvrımları üzerindeki naif algısı ve tanımlama şeklinin müthiş tadı, bu yazıyı okuyanlara kalsın.
***
(*) Eski takvime göre 1310, yeni takvimde 1894’e denk gelmektedir.
